GELENEKLERİMİZ

                  

         GELENEK: Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış, saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen kültür kalıntıları, töre ve davranışlar. ( Türk Dil Kurumu sözlüğü)

         Özünü koruyarak  yaşamayı sürdüren gelenekler; toplumu kavrayan, olumlu olanlardır.

        Gerçi her geleneğin ömrünün de  bir sonu olacaktır.  Bozulan, çirkinleştirilen gelenekler de olabilir.

        Geçmiş, ömrünü tamamlamış olan geleneğe uyulmayabilir. Zaten zaman onları düzenlemekte ve toplum dışına 

         bırakmaktadır.

      Bu bölümde geleneklerimizi inceleyeceğiz.   

    Beğenip beğenmeme kişiye göredir.  

          Bilim insanı gerçeği arar. Bu nedenle, objektif bilgilere yer vermeyi seçiyoruz.           

 

 

Bu imece görünümü ile Dimistar'ın Tufan'ın evi ve çeşme belgelerimiz arasında artık...

- öğrencinin önündeki kadın  Hanife İpek( Hüseyin hafızın kızı) 
 onun yanındaki yüzü bize dönük olan Fatma Öztürk (enükcuğun fadime)
 arkasındaki Gülperi Çakmak( bel.şoförü Osmanın annesi)
 onun önünde olan Melek Aydın( Mehmet Aydının eşi)
 onun yanında sırtında çuval olan Fikriye Aydın (Ahmet Aydının eşi)
 en sağdaki Hanife Kalaycı ( Vedat Kalaycının) -

 

KIŞ HAZIRLIĞI

 

 KIŞ HAZIRLIĞI 

Türkelli Köyünde benim çocukluğum zamanında yapılan kış hazırlıklarından söz edeceğim.

Türkelli köy iken, yani tuza ve gaza para verip diğer ihtiyaçlarını kendileri karşılamaya çalıştığı dönemlerden. Bazı köylerde tuza para vermemek için tuzu tarlaya ekenleri de duyduk ama ondan söz etmeyeceğim. Gaza dedik; şimdiki gibi doğal     gaz değil. Aydınlatma aracı olarak kullanılan lambalarda kullanılan gaz yağından söz ediyorum.

Türkelli köy iken dedik; çünkü, bir yerleşim yeri ekmeği para ile alıyorsa köy olmaktan çıkar. Türkelli köyü artık    ekmeğe para veriyor.

GELELİM KIŞ HAZIRLIKLARINA :

 

EKMEK ; Herkes  mısır yetiştirirdi.Toplanınca olgunlaşmış koçanlar ÇÖTEN'lere konur kışa saklanır. Kışın çötenden alınır. Tane haline getirilir. Buna GÜN DARISI denir. Su değirmeninde un haline getirilir. Kara ateş üzerinde ekmek için özel      saclarda ekmek haline getirilir. Bazende kara ateşin alttaki kızgın taş ocak temizlenerek hamur buraya komar yapraklarının      arasına konur. Üstü sac ile kapatılır. Saçın üzerinde de ateş yakılarak ekmek pişirilir.

Toplanan mısırlardan az olgunlaşmış olanlar, taş fırınlarda kurutulur. Tane haline getirilir. Ambarlarda saklanır. Buna  FIRIN DARISI denir. Su değirmeninde un haline getirilir.

Mısırlar topluca un haline getirilmez. Kısa sürede bitecek şekilde ayarlanır. Çünkü : mısır unu dayanıksızdır. Acımtrak hale gelir, yenmez.

TURŞU :  a . Taze Fasulye Turşusu : Yapılışını anlatmayacağım. Taze fasulyenin bol olduğu zamanlarda turşu konur. Genellikle taze fasulye kendi ürünüdür. Turşu büyük toprak mamulü küplere konur. Bu küpler, çok evde var olan YANLIK'lara ( eve bitişik olarak yapılmış olan evden giriş çıkışı olan üstü kapalı yer. ) konur. Kışın küpün üstünden üstünden alınarak tüketilir. Yemeklerin yanında söğüş olarak yenir. Kavurma yapılarakta yenir. Sulu yemek te yapılarak yenir.

b . Kiraz Turşusu : Kirazın bol olduğu zamanda turşusu konur. Taze fasulye turşusunda olduğu büyük küp değildir.   Daha küçüktür. Kiraz turşusu çok yaygın değildir. Kiraz turşusu çok dayanıklı olmadığı için sonbaharda tüketilmeye başlanır. AĞASAR KİRAZI dediğimiz kiraz cinsi daha dayanıklıdır. Kiraz turşusu genellikle kavurması yapılarak yenir.

c . Yeşil Domates Turşusu : Yazın bol olduğu dönemde turşusu konur. İçerisine salatalık ta koyan olur. Yemeklerde söğüş olarak yendiği gibi kavurma yapılarak ta yenir.

d . Taflan ( Kara Yemiş ) Turşusu : Yapanları duyduk. Kiraz turşusu gibi tüketilir.

PEKMEZ : a . Dut Pekmezi : Yazın dut mevsiminde yapılır. Küçük küplere ( Testi ) konur. Kışın tüketildiği gibi her mevsimde yenen bir hazır yiyecektir. Bir tabağa konan dut pekmezinin yanına tereyağı ile birlikte çok güzel bir ikili olur. Ayrıca  tabağa konan dut pekmezinin yanına konan SÜZME ( Ayrandan yapılır ) ilede iyi ikili oluşturur.

b . Batum Üzümü ( Kokulu üzüm ) Pekmezi : Batum üzüzmü sonbaharda olgunlaşır. Toplanarak pekmez yapılır.    Küçük küplere ( Testilere ) konur. Dut pekmezinin yenildiği gibi yenir. Ayrıca ; NARDAK  yapılarakta tüketilir. ( NARDAK .      Bardağın dibine uygun bir miktar pekmez konur. Su ile doldurulur. Karıştırılır. Şerbet gibi olur. Yemeklerin arasında sonunda içilir. )

c . Bozurma Üzümü ( Halk arasındaki adı ) Pekmezi : Çok yaygın yapılış tarzı yoktur.  Bozurma üzümü ekşimtrak bir üzümdür. Herkeste bir veya iki ağaç üzüm olurdu. ( Bizim yörede üzüm asmaları ağaçlara sarılarak büyütülür. Onun için üzüm ağaçları denir.) Bozurma üzümü ham iken limon ve sirkenin olmadığı zamanlarda salataya sıkılırdı. Bozurma üzümü pekmezi yapılırken üzüm taneleri sıkılarak suyu çıkarılmaz. Çilek reçeli yapılır gibi taneler ayıklanır. Temizlenir. Usulüne uygun pişirilir.      Reçel gibi. Çekirdekli üzüm pekmezi olur. Reçel pekmez karışımı bir şekilde tüketilir.

FIRIN KURUSU : Köyümüzde çok sayıda taş fırın vardır. Bu taş fırınlarda  düğün şenlik gibi yemekli toplantıların    ekmeği pişirilir.Yani mısır ekmeği. Mısır kurutulur. Taze fasulye fırın kurusu yapılır.

Taze fasulye fırın kurusu genellikle kışın yiyecek olarak tüketilir. Suda haşlanır. KAVURMASI veya DÖNDERMESİ yapılır. Ayrıca sulu yemek yapılarakta tüketilir.

Armutlar dayanıksız olur. Kışa saklamak zordur. SAREP armudu dediğimiz bir armut var ki ; dilimlenir fırında kurutulur. Fırın kurusu armut olur.  ( Ara sıra bir avuç cebe atılır. Teker teker ağıza atılarak sakız gibi çiğnenir, yenilir.) Fırın kurusu armuttan hoşafda yapılır.

KIŞLIK MEYVA : a . ELMA : Toplanan elmalar kışa saklanacaksa ezik ve çürüklerinden arındırılır.Yanlık’ı olup   içerisinde müsait yeri olanlar oraya depo ederler. Bazı ailelerin TEKİR ‘i ( Selender’i ) vardır. Oraya depo ederler. Tekir sayısı       köyde çok değildir. Tekir o ailenin ekonomik yapısınıda yansıtmaktadır. Bazı ailelerde TAM dediğimiz barakamsı yapı vardır. Bazı kışlık birikimleri buraya depo ederler.

b . ÜZÜM : Bazı üzümler vardı ki (Misket, Bozurma,…) elmaların saklandığı gibi saklanır.

C . SİYAH HURMA : Bu meyva kışa yakın olgunlaşır. Toplanır. Tekir veya Tam’larda genellikle ÇİT’lerin üzerine    serilerek kışa saklanır. Ara sıra bir avuç alınarak fındık çerezi gibi yenir. Kokusu iyi ısıtır.

d . MUŞMULA   ( TÖNGEL ) Azda olsa bu meyvada tekir veya tam’da çit üzerinde kışa saklanır.

e . AYVA : Kışa yakın olgunlaşır. Kışa saklamak kolaydır. Elmalarla aynı ortamda saklanır.

 KIŞLIK FINDIK . Kışa fındık pek saklanmaz. Çünkü satıp paraya çevrilir. Misafirlere ikram için az da olsa sandıklarda saklayanlar olur.

KIŞLIK KABAK : Kara kabak yaygın yetiştirilen kabaklardandır. Tarla kenarlarına dikilir. Mısır tarlası toplanırken kabaklarda toplanır. Olgunlaşmış = Ermiş kabaklar (Tırnak batmıyorsa ) kışa saklanır. Diğerleri dayanıksız olduğu için kısa sürede tüketilir.

Kışın kara kabak dilimlenir. Pişirilir. İsteyen o şekilde yer. İsteyende üzerine toz şeker dökerek yer.

KARALAHANA : Köyümüzde karalahana 4 mevsim yetişir. Hemen hemen her evde her gün karalahana yemeği vardır. Kış için özel bir hizmet istemez. Karın altından da alınır. Karın altından alınıp pişirilen karalahana yemeği çok lezzetlidir.

SÜT -   YOĞURT -  AYRAN : Türkelli köy iken her evin inekleri olurdu. Bunlar bilhassa kış aylarında da süt verecek şekilde ayarlanırdı. Süt yoğurt ayran ve tereyağı her evin vazgeçilmez temel besin kaynaklarındandır. Bunu da kendi üretir.

Artan ayranlar ocakta ısıtılarak kesilir. Bez torbada süzülür. Buna süzme denir. Bu süzme olarak yendiği gibi ÇÖKELEK yapılarakta yenir.

SIĞIRLARIN YİYECEKLERİ : Yazın otlar kesilir kurutulur. Bu otlar : Yığma yapılarak kışa saklanır. YANLIK, TAM,    AHIR veya TALAŞLIK’ta saklanır. (Talaşlık : Evin önüne bahçede bir yere yanları fındık çubuğu ile örülür. Silindir şeklindedir. Kapısı vardır. Üzeri mısır sapları ile örtülür. İçerisine yağmur girmez. Buraya mısır koçanının kurutulmuş talaşları konduğu için talaşlık denir. )

Mısırın sap kısmı yığmalar yapılarak saklanır. Mısırın talaşı da talaşlıkta saklanır. Talaşlık yerine ahırda veya tamda saklanır.

SIĞIRLARIN ALTLIĞI : Sonbaharda kuruyup dökülen ağaç yaprakları  (GAZEL ) süpürülüp toplanır. Ahırın yan tarafına veya tama veya talaşlığın bir kenarına konur. Kışın sığırların altlarına serilir. Altlarından alınanda doğal gübre olarak bahçelerde kullanılır.

KIŞLIK YAKACAK :

  a . ÇALI, ÇIRPI : Fındık bahçeleri ayıklanınca elde edilen ince çubuk. vs.Ayrıca üzüm tevekleri olan ağaçlar budanır. ( Üzümleri toplamada kolaylık olsun diye ) Bunlardan alınan çalılar.

  b . DAL ODUNU : Fındık bahçelenirken kesilen fındık dalları dal odundur. Budanan ağaçların dalarlıda dal udundur.    Dal odunu çalı çırpıya göre daha çok ısı verir ve daha uzun süre ateşte yanar.

  c . :  YARMA ODUNU : Ağaç tomrukları baltalarla yarılarak elde edilir. Daha çok kızılağaç odunu yapılır. En kaliteli odun budur. Yazdan hazırlanır. Evlerin ÇARDAK’ına yerleştirilir. Müsait değilse dışarı yerleştirilir. Kışın sobalarda yakımı iyidir.

  d . KÖK : Kesilen ağaçların torak altında kalan kısmıda sökülerek alınır. Ateş gücü iyidir. Bazen komar bitkisinin  kökleri de sökülerek yakacak olarak kullanılır.

  e . GÜDİNE :   Taneleri alınmış mısır koçanı. Mısır üretimi çok olduğu zamanlarda güdinede çok oluyor. Sobalarda, guzinelerde kullanılır.

  f . GAVSUK : Yeşil fındık kabuğunun kurutulmuşu. Fındık mahsılü sonrası çok miktarda gavsuk oluşur. Atılmaz. Saklanır. Kışın soba ve guzinelerde kullanılır. 

                                                                                              Mustafa Hacıalioğlu ( Gençağa )

                                                                                                  

YAYLAYA GÖÇ / İLK GİDİŞ
            
             İki yaylamız var. Kadirga ve Sisdağı. Sisdağı yaylamıza 4 - 5 saatte  yürüyerek varılır. Asıl macera gibi olan Kadirga Yaylamıza yaptığımız yolculuklardır. Şimdi arabayla gidiliyor ki, tadı tuzu kalmamış.
            Yaz başlarında, köy işleri zamanına uygun yapılır ki yaylaya gidiş başlasın. Hem çoluk çocuk köyde kalırsa yazık sıcakta, perişan olurlar. Yaylanın tertemiz havası, soğuk tatlı suları, derenin balıkları, otu, sütü, çocukların oyunları bir başka güzel dünyadır. Yoksulluk içinde olunması hiç kimseye dokunmaz. Bunca güzellikler arasında sözü mü olur.Kar erimiştir yaylalarda ama, yaylaya varınca görülür ki, kuz (güneş almayan, çukur) yerlerde 2 - 8m. kalınlığında erimemiş karlar vardır.Ama kartopu oynanmaz tabi.
goc_dana
Hatice Ayşe Kılıç'ın ineğinin süs püskülleri

            Bir gün önceden yolculuk hazırlıkları tamamlanır. Sırtta taşınacak sepete hafif şeyler konur. Kimler  gidecektir belirlenir ki onlara yolluklar yapılır. Katırlar ağır yük taşıyabileceği için ayarlanır. Bazen iki aile ortak yükleyebilirler. Katırı, atı olanlar kor ( farklı ses veren çan, kor, zil topluluğu) ve boncuk, püskül ile süslenir. Köyün en aşağısından sabahın erken saatinde başlayan korlu atın çan sesleri parola gibidir. ayaklanır yayla yolcuları. Bu ses tam bir orkestradır.  Ses tonlarını, melodisini atın gövdesinin hareketleri düzenler. Sırf bu ses için, birlikte yürümek için yaylaya gidenler olur. Uzaktan duyulduğu için çocuklar için tam bir ilgi alanıdır. Koşarak gelir, atla birlikte uzun uzun yürürler. Bazıları köpeğini de götürür. İneklerimiz, varsa düve (genç inek)  yıkanır, süslenir. Boncukları, çanları takılır. Ya da sabah erken  yola çıkmak üzere  takılacak gibi hazırlanır, sabah takılır,
goc_sis
yayla yolu
(şakir sağlam
T resimlerinden)
Yolda gece konaklanır. Konaklanınca kullanmak üzere bazı ineklerin sırtlarına yüklenecek biçimde yorgan, dastar  (dokunmuş yün battaniye)  hazır edilir. Dırmaçlarla yola çıkarken ineklerin bazı düvelerin sırtlarına sarılır. Atlayan zıplayan inekler atar bu yükleri sırtlarından, düzeltmek işi çiledir. İnsanlar banyo yapar (çimer). Giysilerini ona göre ayarlar. Para olmaz çoğunlukla, gene de bir iki bişey konur ceplere. O gece uyku tuttuğunu pek sanmam ya uyumaya çalışılır. Gün boyu yürünecektir. Ayrıca bir birine yardım edilecek, çocuklara bakılacak, yaşlıların bakımı, hizmeti görülecek. Uyu canım uyuyabilirsen. Nasıl bir heyecan. İçimiz kıpır kıpır.     

                Yolumuz yavaş gidilirse üç, biraz hızlı gidilirse iki günde yürünür. ( Ben daha beş yaşımda yürüyerek yayla yoluna döndüğümü anımsıyorum. Hele yoruldukça anamı ne çok rahatsız ederdim sorularımla: -Ana yayla ( Kadirga ) nerede?   - Şu tepenin arkasında oğlum.) ....Tepeler bitmezdi bir türlü.
                Yola çıkarken kimlerle gidilecek, hangi aileler birbirlerinden haberdar olacak kararlaştırılır. Su almaya gerek yoktur, yollarda tadına doyulmaz sular vardır çünkü. Kiminin atı, katırı olurdu. Bazıları hayvanların yiyeceklerini yedeğe atardı. Yolda aç kalma olasılığı vardı. Önce tabi bildiğimiz yerler geçilir: Ütük, Fidillik,  Kuruçeşme, Geveleraltı, Balvusuyu, Armutdalanı, Enişdibi... Mola verilir. Piknik adını sonraları duyduğumuz kır yemekleri yenir, taş yapı çeşmelerimizin suları keyifle içilir, ineklerimiz beslenir. Toplanılır. Yeniden yola girilir. Çam sakızı toplayanlar bile olur arada, ne güzel tatdır çam sakızı çiğnemek, tatmayan bilemez. Çamannı ormanındaki çığlıklarımıza ormandan gelen karşılık hayretler düşürür, Yastalan Çimeninde yuvarlanırdık. Belen Düzü, işte Sisdağı Yaylamız. Öğle olmuştur. Selam verilir, gerekirse erzak tazelenir, Erkeksu geçilir, Örümcek Boğazı'ndan Sisdağı Pazarı'na doğru ilerlenir. Sis basar zaman zaman her yeri. Hava soğur. Ama ne kompozisyonlar oluşturur doğa. Böyle bir keyif hücrelerinizi tazeler. Yayla işte budur.
               Obalar çamların arasına kurulmuştur.  Bu harika bir sağlık ve görsel zenginliktir. Ama bir sakıncasını yıllardır yaşayarak görmüşüzdür. Her obanın yakacak ve barınacak evini yapması gereklidir. Bu da çam ağaçlarını ölçüsüz tüketmiştir. Yerine fide dikilmediğinde yaşanacak çevre felaketini yıllar sonra ancak anlasak bile, geç kalındığı gerçektir.
                Obalar geçildikçe zaman da ilerler. Sisdağı Pazarı, şenlik günü dışında sakin, boynu büküktür. Arkaya aşılınca artık konaklama yeri aranır. Paldırlısu, Şıhkıranı...Ya ağaç oluklu bir çeşme başı, ya da büyük bir çam ağacı altı aranır. Gecenin sisi-nemi üzerimize düşmeyecek yer bulununca karar verilir. Ateş yakılır hemen. Büyükler bunu çok iyi bilir. Sütler sağılıp pişecek ve hemen sıcak  sıcak sıcak süt içilerek içimiz ısınacaktır. Gece kemençeler horonlar kurulur ama yorgunluk erkenden yatmayı gerektirir. Konaklama yerlerimiz bazende Gökçeköy'e rastlardı. Biraz daha aşagıda, sarı taşların arasından buz gibi suyu akan derenin her iki yamacına yerleşmiş Gökçeköy vardır ki onlar asla unutulmaz. Hele taş yapı kemer köprüleri  ise harikadır. Böyle bir konukseverlik olabilir mi? Gerçekten merak eden Gökçeköy'ü anlattırsın bilenlere. Üstelik karşılıksızdır bu konukseverlik. Bu insanların  yürekleri bunca nasıl sıcak olabilir? Hele 2007 dünyasında yaşayanın, bunları anlaması hiç düşünülemez gibi geliyor insana. Düşünüyorumda fırsatım olursa torunları kalmıştır sandığım o insanları ziyaret edip, sıcak, içten merhabamı, saygılarımı sunmak öncelikli bir dileğimdir. İneklerimize verdikleri otları mı , bizlere hadi yiyin daha çok var diyerek verdikleri yoğurt ya da sıcak taş ocakta pişirdikleri ekmeklerini mi anlatayım. Sanki bizim geleceğimize göre hazırlık yapmışlar. Yatacak yerlerini bize ayırmaları nasıl, hangi sözcüklerle anlatılabilir? Ayrılırken yine gelin demeleri, bir can dosttan ayrılırmış gibi sarılmaları, nasıl unutulur? Nasıl ?

                 Bunca güzel insanları saygı ile anarak, tepeler aşılır, yokuşlar çıkıp, inişler inilir. Çam ağaçları ile süslü  çimenler ve ormanlarla dostça  selamlaşılır. Yayla havasıdır. Bazen üşünür bazen terlenir. Sazalan Çimeninde konaklanır. Ama garip bir tedirginlik ya da yaylaya varma umuduyla yola girilir erkenden.        

           Erik Beli'ne varılır. Yokuş başlamıştır. Çam ağaçları azalır. Dağlar çıplak tepeleriyle çoğalır. Şarlı Obası geçilir. Burada kar vardır, dikkat edilir, kayıp yuvarlanma tehlikesi atlatılır. Kızılağaç Obası'ndan Taşoluk Tepesi görünce yürüyüş hızlanır. Aliobası başından Kadirga Yaylası görününce dizlerin bağı çözülür. Ne yorgunluk kalır, ne açlık...Sızlanma sevinç çığlıklarına dönüşür.  Atlayıp zıplar, yatar yuvarlanılır. Kadirga Yaylası olağan üstü güzelliği ile karşınızdadır.   

            Sana geldik işte. Sesimize ses ver güzel dağlar. Maşatlık göz kırp. Taşoluk Tepesi türkü söyle bizim için, hatta bizimle.  Oruçbozan su içir, suyunu tadtır, iki yudum içebilsekte.  Evliya tepesi rüzgarını konuştur bizimle. Kadir Ağa'yı anlat bize. Mezarının doğal taş duvarları arasındaki kamasının öyküsünü...

foto: OrhanÖZDEMİR

foto: OrhanÖZDEMİR

                 Dereler balık tutmaya geliriz yakında. Hey taşlar dostluğunuza geldik, size sırtımızı yaslayıp doğanın eşsiz süslemesi ile oluşan o sis manzarasına doymayı düşledik. Sevgili topraklar çıplak ayaklarımızı sarın, avutun sıcaklığınızla özlemimizi. Otlar, börtü böcek sizinleyiz birkaç ay. Oyunlarını paylaşacaklar sizinle çığlık çığlığa çocuklarımız. Taşoluk Tepesi'nden otçularımız aşarak Kadirga Pazarı'na inecek birkaç hafta sonra. Horon ve kemençe sesleriyle birlikte coşacağız...                

                 İşte  Kadirga Yaylası geldik canım, duydun değil mi?

                                                                                                                                 Şakir SAĞLAM
                        

EKİN EKME MECİSİ

ekin gaydası (Kemer Ali'nin İsin (Hüseyin TOPAL) çalıyor)

 

                YARIŞ MECİSİ (İMECE)                                                                                  Güler İPEK 17.03.2008


            Köyümüzün yardımlaşarak, ortaklaşa yaptığı geleneklerden bir tanesi de yarış mecisidir. Bu meciyi coşturan düdüğün (kaval) çalgısına ekin gaydası denirdi.
           Yarış mecisi köyde kadın, erkek, gençlerin beraber düdük eşliğinde horon oynar gibi ritmik hareketlerle tarlayı ekme işiydi. Bu şekilde bir günde iki, üç tarla ekilir işin çabuk bitmesi sağlanırdı. Önceden ekilecek tarla belirlenir, hazırlıkları yapılırdı. Bu hazırlıklar tohum ekme, gübreleme gibi işlerdir. Önce hangi tarladan başlanacaksa sabah erkenden orda toplanıp hep beraber tarlaya girilir, yan yana sıra olup hazır beklenir, düdük çalmaya başlayınca düdüğün müziğine göre kazma vurulmaya başlanırdı.

           Kazma işinin yapılışı da şöyleydi;

           Kazmanın sapı sağ el önde sol el arkada tutulur. Düdüğün nağmelerine göre kazmalar aynı anda yukarı kaldırılır ve aynı anda aşağı indirilirdi. Kazma yerden tekrar kalkarken sol el geri doğru çekilerek, kazma sol yana doğru savrularak kaldırılır sağa doğru sallayarak indirilirdi. Müziğin ritmine göre bu hareketler sağa doğru sola doğru tarlanın şekline göre ilerleyerek bitirilirdi.
Bu yarış mecisine bende bir ya da iki kez bulundum. Bu işi yıllarca yapan halam Hanife İpeğin anlattığına göre düdük olmayınca kendisi ağzı ile düdüğü taklit ederek yarış mecisinin çalışmasını sağlıyormuş.

           Ağızla söylemek genellikle aşağıdaki gibi oluyormuş.
           Gügüme güm güm güm

           gügüme güm güm güm

           gügüme güm

     
            nanna ni nanane nana ni nanane


diye devam ediyor. Böylelikle tarlayı kazanlar coşup oynayarak tarlayı kısa sürede bitirirler, biraz dinlenip başka tarlaya geçerlermiş. O zamanlar tarlaya daha çok mısır ekimi yapılıyordu. Şimdi mısır tarlalarına fındık, çay dikildiği için mısır ekimi çok az. Herkes ihtiyacı kadar mısır ekiyor, o yüzden de yarış mecilerine eskisi gibi pek rastlanmıyor. Ne yazık ki...
 

KARADENİZ YAYLALARI VE ÇADIR KULLANIMI

 

Giresun Kültür Müdürlüğü memurlarından Mustafa Kıran, Türk Halk Kültüründen Derlemeler adlı dergide yayınlanan “Giresun’da Yayla ve Yaylacılık” adlı çalışmasında (1992, Ankara, s. 111-128) üç tip yayla konutundan söz ediyor. Bunlar fındık dallarından çatılan çadır tipi tuyluk ve sayfan ile çimden kesilen bloklarla inşa edilen köm tipi yapılardır. Bu yapılardan çadır tipli olanların çatkıları ile bir kulübeye benzeyen kömlerin çatılarının, hartama denilen çam ağacı levhaların yanında keçe ile de örtüldüğü biliniyor. Orta Asya, İran ve Anadolu göçerleri arasında keçe çadır kullanımının yaygın olması, konuyu bölge tarihinin irdelenmesi bakımından dikkat çekici hale getirmektedir. 

Tarihsel veriler göçer yaşayan Türkmen grupların 11. yüzyıldan itibaren Doğu Karadeniz yaylalarında yaşadığını göstermiştir. Eynesil’in güneyindeki Oğuz bölgesinin geçmişiyle ilgili kulaktan kulağa gelen sözlü tarih verileri, burada yaşayan halkın, daha arkadaki Kadırga yaylasından indikleri üzerinde durmaktadır. Günümüzde halen izleriyle karşılaşılan yarı göçer yaşam biçimi, Oğuz bölgesiyle Kadırga yaylası arasında varlığını sürdürmektedir.

Bu durumda geçmişte kendilerine özgü çadırlarla bölgede yaşam süren bir göçer kültürüne dikkat çekmek gerekmektedir. Aşağıda bu nedenle, değerli etnolog P. A. Andrews’in “Nomad Tent Types in the Middle East=Orta Doğu’da Göçer Çadırı Tipleri” adlı kitabından (Wiesbaden 1997) 184-186 sayfaları arasında yer alan bölümün Türkçe çevirisini sunuyorum.

                                                                                               Sinan Kılıç (22.10.2007)

Peter Aford Andrews, Nomad Tent Types in the Middle East (Wiesbaden 1997). s. 184.

Kubbeli ve Kafessiz Kaburgalı Çadır (Türkiye Pontos Bölgesi, Türkmen):

Yayılım:

Bu tür çadırlar zamanında Ordu ve Giresun’un arkasında kalan Kürtün, Kadırga, Gavur Dağı ve Sultan Murat yaylalarında, Tirebolu ile Harşit arasındaki kıyıya yakın vadilerden gelen köylüler tarafından kullanılmaktaydı. Kürtün – Kazıkbeli arasındaki 1000 – 2500 m yükseklikleri arasında yer alan Kazıkbeli Obası’nda da görülmekteydi. Günümüzde büyük ölçüde azalan bu tip çadırlar sadece Torul’un yakınında Kadırga yaylasında bazı yerlerde karşımıza çıkmaktadır. Konuyla ilgili veriler bu tür çadırları kullanan Çepni Türkmenlerinden toplanmaktadır. Dağların Gümüşhane tarafında yerleşmiş olan Türkler arasında bu tür çadırlar kullanılmamaktadır. Yılmaz (1974) bu tip çadırların Gürcistan sınırına kadar uzanan bölgede kullanıldığını söylemektedir. Arhavi’nin doğusunda ve Hopa ile Kemalpaşa arasındaki Limanköy’de yaşayan çobanlar, ne bu tür çadırları ve ne de tünel tipli çadırları bilmemektedir.

Adlandırma:

Torul bölgesinde Turluk (turluk = duvar keçesi) sözcüğü, sadece keçe çadırın kaplaması için kullanılıyor. Tuyluk sözcüğü ise Nefçikösele, Görele, Giresun ve Kızılbeli Obası’ndan derlenmiştir.

Tarihçe:

Çadırı kullananlar bu çadırın Azerbaycan’dan geldiğini söylemektedirler. En azından çadır tipi oradan gelmiş olabilir. Keçelerin alışılmadık derecede koyu renkli olması Şahseven Türkmenleri ile ilişkiyi çağrıştırıyor. Çünkü onlar bu tip çadırları koyu renkli keçelerle kuruyor ve Anadolu ile Azerbaycan arasında kullanıyorlardı.

Özellikler:

Bu tip çadırlarla ilgili çok az veri olduğundan ancak belli belirsiz tanımlanabilmektedir. Çadırın kubbeli, keçe ile kaplı, yuvarlaksı planlı olduğu kesinlik taşımaktadır. Gerçek bir kaburgalı çadır olup olmadığı kesin olmasa da, merkezi payandalı, kavisli destekleri ve tavandaki âlem bağlantıları dik açılı olan bir çadır türü olmalıdır. Bilgi verenler yuvarlak planlı olduğunu, tünel biçimli olmadığını ve “sanki cami kubbesi gibi” olduğunu belirtmişleridir. Özellikle koyu renkli keçe kullanılmaktadır. s. 185

İlişkiler:

Yöre halkına göre bu tip çadır Azerbaycan keçe çadırlarıyla ilişkilidir. Bu bilgi üzerine Karabağ ve Kazak bölgelerindeki çadır çeşitleri incelenmiştir. Bu çadırlardaki keçenin özellikle koyu renge boyanmadığı, koyu rengin hava şartlarından ve isten kaynaklandığı saptanmıştır. Girişteki dekoratif dikişler Azeri ilişkisini doğrulamaktaysa da, dal çatkı çok daha geniş bir coğrafyada yaygın olarak kullanılmaktadır. Arhavi’de Hemşinli çobanların küçük bir sırtlı çadır kullandığı saptanmıştır. Ancak bu çadıra ait bir fotoğrafta dik açıyla kesişen sırtları olan tünel tipli bir çadır açıkça göze çarpmaktadır. Bu olasılıkla Torul’da sözü edilen çadırla aynı tiptedir.

Kurulum:

Uzun fındık dalları alınır ve yere saplanacak uçları sivriltilir. Dallar yere dikilir ve eğilerek üstten birbirine bağlanır. Böylece Azeri çadırlarında olduğu gibi, çatkıda kirişe gerek kalmamaktadır. Tavan kısmı düz kalmaktadır. Yerden yaklaşık 1,5 m yükseklikte olan alçak kapı, “bir fırın ağzı gibi” çadır duvarının ortasında, yaklaşık 1,5 m yükseklikte yer almaktadır. Çadırın için 3-4 kişinin uyumasına yetecek genişlikte ve ortası bir adam boyu yüksekliktedir.

Keçe:

Keçe kaplama yer kilimi boyutunda parçalardan oluşmaktadır. Beyaz ya da kahverengi yün siyaha boyanmaktadır. Renk farklılıkları alışkanlıklara göre değişmektedir. Kapıdan başka duman çıkacak bir baca yoktur. Kapı kenarları dikişlerle süslenmiştir. Yılmaz’a göre (1974) beyaz yünler evde koyu renge boyanmaktadır.

İpler:

Üç farklı kalınlıkta dolama denilen kıvrımlı bir ip türü ve kendir ipi kullanılmaktadır.

Plan:

Yaz aylarında kullanılan çadırda, ocak yeri genelikle dışarıda yer almaktadır. Ancak soğuk havalarda içerde de ateş yakılmaktadır. Duman kapının yanında dışarı çıkmaktadır. s. 186

Kamp:

Hayvan yetiştiren yaylacı gruplar, Nisan başında, Ordu ve Giresun çevreleriyle Gürcistan sınırı arasında, sahilden 10-15 km içerilere kadar uzanan alanda hareketlenir. Nisan ortasından Mayıs başlarına kadar aile bireyleri sürülerini sahilden 70-80 km içerideki yaylalara 3-4 gün süren bir yolculuktan sonra ulaştırmaktadır. Çadırlar birbirine paralel diziler halinde dağ yamaçlarına kurulur. Yerleşmeler kurulurken buzağı (dölçek), süt sağma yerleri (bere) ve sürülerin tuz yaladığı taş dizileri (tuzlak) için yerler hazırlanır. Eylülün son iki haftasında önce sığır sürüleri, ardından koyun ve keçi sürüleri köylere indirilerek ağıllarına (kom) kapatılır. Ağıllar için kullanılan bu adı, Şahseven Türkmenleri ağılların tavanını örttükleri kamıştan çatılar için kullanılmaktadır. Sahildeki hayvan yetiştirme alanı 500-1000 m arasındaki alanda uzanmaktadır.

Benzer Tipler:

Sırtlı bir çadır türü olduğu düşünülen sayfan, Yörük tipi çadır olarak tanımlanmaktadır.

Kaynaklar:

Hasan Yılmaz’ın yazdıklarıyla bir Çepni olan Torullu Zafer Albayrak’dan 1988 ve 1990’da derlenen bilgiler başlıca kaynakları oluşturmaktadır. Hemşin’deki çadır 1983’de R. Benninghaus tarafından fotoğraflanmıştır. A. Erden 1982’de bu tip çadırı kafesli çadırlarla karşılaştırmıştır. Diğer bilgiler 1989’da Torul yaylalarında yöre halkından derlenmiştir. Çok daha ayrıntılı araştırmaya gerek vardır.

Kaynakça:

Yılmaz, Hasan 1974, Doğu Karadeniz Göçerleri Üzerine Yayınlanmamış Derlemeler.

                                                                                                                Gönderen:Sinan KILIÇ

 

MISIR  SOYMA İMECESİ (mecisi)

           Mısır beldemizin temel besinlerindendir. 2006 da değişim sürüyor elbette . Hangi yıl gelip geçerse de geçsin, mısır ve mısıra olan özlem, ihtiyaç ve damak tadı olarak mısır ekmeği, puulu ( suda ve ateşte mısır), unutulmazlar arasında olacaktır.

           İmece şöyle yapılır: Tarlalarda mısır toplanır. Geniş olan yerlerde ( oda, yer üstü, tahta üstü, tekirin altı gibi ..) biriktirilir. Mısır, biriktirilen yere  koni biçiminde yığılır. Sıra akşamı beklemeye gelmiştir. Zaten  mısır tarlada birlikte toplandığından, hangi akşam ve kimin mısır imecesi olduğu bilinir. Fısıltı gazetesi işler ayrıca.

          Akşam toplananlar, mısır yığınının çevresine dizilerek otururlar. Soyulan mısırlar çeşitli kaplarda toplanır ve kurutulacak yere boşaltılır. Bazı kişiler mısır yığınının tepelerine oturur ve türkü söylerler. Kemençe, kaval, atma türküler bazı etkinliklerdendir.  Gençlerin içerde ve dışarıdaki farklı eğlenceleriyle  neşeli saatler geçirilir. Zaman zaman duyguların dile getirildiği, belli edildiği yerlerdir. Hele o günlerde olgunlaşmış üzüm ağaçlarının davetsiz konukları, üzüm tadımı ustalıklarını geliştirme fırsatı bulmuşlardır.

         Soyulan mısırlar fırında  kurutulacaksa fırınlar yakılır. Bunlara fırın darısı denir. Gün ışığında kurutulacaksa çötenlere konulur. Bunlara da gün darısı denir. Kuş ve farelere karşı korunmaya alınır.

 

mısır kurutuluyor

hüsnügilin fırını

mısır

çöten

 

 

                                   ACABA YAŞADIK  MI?

  

      MISIR SOYMA

 

Günümüzdeki çaylıkların çoğu çocukluğumuzda mısır tarlası idi. Bahar gelince tarlalar bellenir, tohumlar ekilir, ot kazılır ve mısırın büyümesi beklenirdi. Mısır tarlaları arasında salatalıklar ekilir ve biz de kimin tarlasında iyi salatalık var diye takibeder, salatalık aşırmaya topluca giderdik. Yiyebildiğimizi yer, yiyemediklerimizi de taşla ezerdik. Mısırlar olgunlaştığında da  mecilerle ya da sırayla mısırlar toplanır, evlere taşınırdı.

Taşınan mısırlar da akşamları yine mecilerle soyulurdu. Bu sırada çeşitli oyunlar oynanır, türküler söylenir fıkralar anlatılırdı. Soyulan mısırlar çötenlere konulur, kurumaya bırakılırdı. Ya da bir kısmı fırınlarda kurutulur, fırın darısı yapılırdı. Çötendeki mısırlar da kışın sopalarla dövülür, çuvallara konulurdu.  Ya da darı ambarına konulurdu.

Bizim evin girişinde sol tarafta un ambarı, darı ambarı ve pekmez küpü ile turşu küpü bulunurdu. Benim hoşuma giden de darı ambarından darı almaktı. Un ambarındaki un bitince, darı ambarından darı alınır, taşıyabileceğimiz kadarı torbaya doldurulurdu. Sonra ver elini değirmen. Biz çoğunlukla topaluğun değirmenine giderdik. Yakın olduğu için. Ayrıca değirmende Yusubun Hasan Dayı olurdu. Şakaları ve sohbeti için Hasan Dayı’nın yanına giderdik. Değirmenin çalışmasını, çarkın dönmesini ve taşı nasıl döndürdüğünü anlatırdı Hasan Dayı. Birlikte unu öğütür, gebiççi  payını bıraktıktan sonra evin yolunu tutardık.

Birdahaki sefere kadar. Bazen de Hacı Hafızın değirmenine giderdik, ama bize uzaktı. Zorunlu olursa giderdik. Hatta mağara değirmenine bile gittiğimiz olurdu. Birçoğuna giderken yanımda bazen Muharrem de olurdu. Ne de olsa yaşıtım oydu ve en yakınımızdı.

Yapılan işlerin bazıları meci usulü ile yapıldığından, şakaları ve hareketleri hoşumuza giderdi. Bazen meci yemekli olurdu ve bizim de hoşumuza giderdi.

Bugün mısır tarlaları ekilmez oldu. Yerine çay, fındık ya da yeni moda kivi görmeye alıştık. Böylece geleneklerimiz de değişmeye başladı. Nerede o yarış halinde ekin ekmeler. Nerede İbrahim Abinin  (İpek) kavalı. Nerede eski tarlalar. Kavalcıyı bulsak bile ekin ekecek  tarla nerede? Tarlayı bulsak ta ekinciler nerede. Hadi bulduk diyelim kim seyredecek ekincileri? Sevgili köyüm. Senin bağrını çokça deldik kazmayla. Ama bu kazma darbeleri beynimizde kaldı. Kayboldu tarlalar. Çaya ve kiviye teslim olduk. 

 

Artık istesek te yakalayamayız o günleri.

                                                                                                       Mustafa SAĞLAM

 

ÇAY İMECESİ

         

          Köyümüze çayın geldiği yıllar 1957 yılı olabilir.  O yıllar çay bizim için kurtuluş sayıldı. Gerekli mi değil mi diye hesap yapıldığını da sanmıyoruz. Çünkü 2000 yıllarına doğru çayın köyümüzü değil yalnızca, dünyadaki dikili alanlarında da çevreye verdiği zarar sorgulanıyor. Köyümüz - şimdi artık beldemizde - ki zararları da bilinip konuşulmakta.

          Ama bizim insanımız biribirinin işine hep koşmuştur. Bu gün de imece duygusu, aşağıdaki fotograflarda da görünüyor.

 

foto;Güler İPEK

 

TARLA BELLEME İMECESİ

 

         Tarla belleme baharda  yapılır. Toprak havalandırılır. Ekim, dikime hazırlanır. Belleme erken yapılırsa toprak o kadar  kısa sürede kendine gelir, ekime  hazır hale gelir. Bunun için imece yapılır. Bu aynı zamanda bir gelenektir. Köy yaşamını kolaylaştırır. Genç insanlar için öğretici, kaynaştırıcı olur.   

      Bel dediğimiz bu alet ile ile yapılır.  İmeceye katılan kişiler  eşit aralıklarla dururlar. Önlerinde bellenen bölüm, arkalarında bellenecek toprak vardır. Bellerini toprağa saplarken dikkat edecekleri nokta ise şudur:  Bel, kaldırılacak genişlikteki toprak düşünülerek  toprağa saplanmalıdır. Birlikte geri çekilip, bel kanırtılır ve kaldırılacak toprak  büyük parçadan koparılır. Yeniden öne gelinir. Koparılan toprak öne doğru itilecek ve altı üstüne çevrilecektir. Bunu yaparken bir önemli nokta daha vardır. Bel, hangi ayakla  itilecekse, bu bacak, öteki dizin üzerine atılır ki kuvvet alabilsin. Üstteki ayak bele dayanır ve alttaki dizden destek alınır. Ortak davranılarak, birlikte toprak itilir. Buna bel atmak denir.

        İmeceler aynı zamanda neşe kaynağıdır. Türküler söylenir,  (varsa kemençe eşliğinde) horon da oynanarak,  imeceye can katılır. 

                                                                                                                                              Şakir SAĞLAM    

 

 

foto; Adem EMANET
         

 

OT KURUTMA

                                                   

           Büyük ve küçük baş hayvanı olanlar, kış için ot kuruturlar.

           Orak ya da tırpanla biçilen otlar bir süre  toplanmaz, kurutulmaya bırakılır. Kurumayan, gölgede, altta kalan bölümler  çevrilir. Yeterince kurutulur. Tam denilen küçük ot saklama yerine yığılarak saklanır. Tam yerine yığma da yapılır. Büyük bir ağaç toprağa dikilir.Bunun çevresine yığma yapılır. Topraktan ıslanmasın diye, en alta odun gibi yavaş çürüyen, dayanıklı destekler dizilir. Yığma tam korunaklı olmaz. Yağmurda ıslanabilir. Rüzgarda  dağılabilir. Buna önlem için ise, otlar yığma sırasında birbirini sarsın ve kolay açılmasın diye çapraz olarak yığılır. Yığma bitince üst bölümü bağlanır ve içine yağmur işlemesin diye örtülür. Kışın hayvanların kuru beslenmesi böylece otlarla desteklenir.

          Göç veren beldemizde bu geleneği günümüzde sürdürüldüğünü görüyoruz.                   Şakir SAĞLAM

 

  foto; Adem EMANET
 

kazim tırpanla

yığma (ot yığını)

     

 

FINDIK TOPLAMA

         Fındık toplama da bir alışkanlık biçiminde sürmektedir. Öyle olmak zorundadır galiba. Alışkanlıklar yerleşik olanlardır. İlerledikçe gelenekselleşir. Bu nedenle, gelenekler bölümüne özellikle aldık.

         Ağustos ayının ilk haftalarında toplanmaya başlanan günlerin genel adı " fındık zamanı "dır. Önceki yıllarda fındık toplama işi  imecelerle de yapılırdı. Bu anlayış sanırım günümüzde kalmamıştır. Gündelik adında işçilikle toplama  yapılmaktadır.

          * Fındıklığa giren kişi beline  " gıdık " bağlar. Topladığı fındığı içine datar. Gıdık dolunca sepete, harara ya da çuvallara boşaltır.

          * Toplandıkça sepet, harar ya da çuvalla harmana taşınır. Harman fındık kurutma yeridir. Çimen olan düz alandır. Üç dört gün kurutulur. Tersi de kurusun diye ayakla iz yapılır. Kürekle çevrilir. 2-3 gün daha kuruyunca  tırmıkla dövülerek bir araya toplanır.

          * Harmanda , kabuklu fındık dövüldükçe içini bırakır. Çeç fındık tentalar üzerine ayrılır ve iyice kurutulur.

          * Kurutulan fındık çuvallara doldurulur. Nemsiz yerde satış için bekletilir ya da satılır.

                                                                                                                                    Şakir SAĞLAM

sepet

gıdık ile fındık toplanıyor

 harar

fındık taşıma

fındık toplama

tırmık

 

 

 

 

 

 

huriye yeter kamuran          kabuk ayıklıyor

nazife aydın          fındık kurutuyor

 

 

ASKER UĞURLAMA

                   

                  Geleneklerimizden biriside, ASKER UĞURLAMA dır. 

                  Neden askere gidilir? "Yurt sevgisi"dir diğer adı çünkü. Askerliği yapan  gençler olgunlaşır. Böyle kabul edilir. Toplum içine girme hakkı kazanır. Evlenme hakkı elde eder. Sonuçta askerlik yapılacaktır.

                   Askere gönderme, gençlere  umut verme, moral eğlencesidir. Askerden gelenlerin öyle öyküleri vardır ki; üç-beş yıl askerlik yapanlar, gaziler, eli-kolu kesilmiş dönenler, hiç dönmeyenler...Korkulan bir iştir. Böyle olunca gençlerin arkada yaşayan akraba, ana - babalarına dönme umudu ve sevinci verilmelidir. Tabi  moral kazanma, askere giden gençler için daha da önemlidir. Çünkü askere gidenlerin bazıları nişanlı, kimileri evlidir. Zordur arkaya bakmak. Mektup yazan var, yazamayan var. Hatta okuması olmayanlar. Telefon etmek istese ne zorluklar yaşanır. Mektubu açılır, okunur diye gönlünden geçeni yazamazlar. Darlanır, zorlanırlar, fayda etmez. Ama hazırlıklar sürer, askere gidilecektir.

                  Askere aynı dönemde gidenlere tertip denir. Tertip hazırlıkları tamamlanır ve toplanırlar. Tertip yakınları, akrabalar, dostlar, köylüler de katılır. Kemençeler eşlik eder. Türküler horona karışır. Gözler daha çok yavukluları arar. Kar yağmur demeden eğlence yapılarak köy çıkışına değin birlikte gidilir. Arabalarla gidilecekse hazırlık ona göre yapılır. Uğurlama köyde bitmiştir.

                  Askerde yaşanan olumluluklar ya da olumsuzluklar başka bir inceleme konusudur. Askerlik bitsin diye zorunlu beklenir. Biter. İşte, teskere zamanı gelmiştir. Sanki kurtuluş olur. Eve dönüş heyecanı da vardır, askerlik arkadaşlarından ayrılma hüznü de.  Arkada bırakılır her şey. Özlediklerine kavuşulur.  Hasretlik biter.

                  Hele günümüzde askere gitmek kolaylaşması, sevilmesi gerekirken zorlaştırılması da ne demek oluyor. Gençler yurt hizmetine gitmiyor mu yoksa da bunca korku, gerginlik içindeler? Ayrıca haberleşmenin en kolay olduğu bir zamandayız. Herkesin telefonu var, haberleşmede  neden illa zorluklar yaşatılıyor bu çocuklara, anlaması zor.

                  Her şeyin güzel olması içindir dileklerimiz.                                                              Şakir SAĞLAM

                  

 

Mustafa_Kilic

Buyuk_Vehbi

askerhaberi

86/3 tertip  

soldan: Ali-Mahmut-Muhammet-Halil-Ömer-

 

 

     

AliOsman-Hüseyin

 

       

67 / 68 yılı

BAYRAMLAŞMA

 

          Bayramlaşma, yad etme, anma, uğurlama, saygı, sevgi, tanıma, bir olma, paylaşma ve daha bir çok duyguyu içerir. Son olarak, dinsel görevi tamamlama günü olarak uygulanır.

         Her geçen gün unutuluyor, giderek anılardan da siliniyor. Dostlukların, paylaşma günlerinin insanca olan özelliklerini  arada bir  uygulama alanı bulunca da duygulanıyor.

        Neler yapılırdı? Bu soruyu biraz olsun açıklamak gerek elbette. Eskiyi, güzel özellikleriyle yaşatabilmek önemli bir insanlık görevidir. Belki ilerde bu konuyu yazan olursa bu sayfalarda okuruz.

       Aşağıda iki yerden fotograf veriyoruz. Biri  İstanbul'da dernekte , diğeri beldemizde.

TÜYAD'da
           
  2007 Türkelli'de

                                                                                                                                    Şakir SAĞLAM

 

MART BOZMAK

       

       Köyde devam eden bir gelenektir, mart bozmak.

       Mart ayının 14 cü günü, yani eskiye göre bir mart günü eve ilk gelen evin martını bozmuş oluyor. Kadınlar sabah erkenden eve dışardan su alıp evin köşelerine atarlar. İşler su gibi olsun diye. Ya da güvendiği birine ama  daha çok çocuklara çağrılıp mart bozdurulur ki o yıl iyi geçsin. Hatta eğer o yıl iyi geçmezse, martımızı şu kişi bozdu, bize gelişmedi, iyi gelmedi denir.
       Birde, 14 marttan başlayarak 12 gün sayışlar denir. Böylece, mart ayından şubat ayına kadar olan ayların durumu hakkında değerlendirme yapıplır. Bu on iki günün hava durumuna göre, gelecek ayların hava durumu tahmin edilir. Kışın çok olup olmayacağı, yazın kurak ya da yağışlı olup olmayacağı gibi.

                                                                                                                Güler İPEK

YOL YAPIMI

 

         Yol yapımı Türkiye Cumhuriyeti'nin sorunu, sorumluluğu olmuştur kurulduğundan beri.

          Devletimizin önemli bir işi de yol yapımıdır. Ama aynı zamanda politik araçlarından birisi haline getirilmiştir. Yoksul bir ulusun ulaşımını sağlayabileceği önemli aracıdır yol, çünkü. Bunun demir yolu, kara yolu, hava yolu ya da deniz yolu olması farketmez. Bir ulusun bağımsızlığının ölçütlerindendir yol politikası. Bu konu, politikacılarımızın her zaman olumsuz olduğunu düşündürücü bir örnektir. Yoksul ulusun  ulaşımı ekonomik olmalıdır. Bunun en önemli yolu da demir yoludur. Diğer yollar ise zengin ulusların satacağı uçağına, arabasına, gemisine yarayacaktır. Bakınca zaten belli olur ülkelerin durumuna ya da tutumuna.

          İşte bizim köyümüzün yolunun yapımından bir an. Biz kendi yolumuzun yapımını sürdürmekle içimizdeki köy-yurt sevgisini de işlemiş oluyorduk. İmece keyfi ile, birbirimizdik çünkü. Ama ne olduysa çok erken girdiler aramıza.

         Biz inanıyoruz ki; bu köyün insanı her konuda el ele olmayı başaracaktır.

                                                                                                                          Şakir SAĞLAM

Bu fotografın yılını bilen  lütfen bilgi versin. 1965 olabilir mi?

 

 | anasayfa | belediye | tüyad | muhtarlıklar | müze projesi | halk kütüphanesi | türkelli kitabı |