|
H A L K O Y U N L A R I |
||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Çocuk, oyunla büyür ve yaşamı öğrenir. Halk, folkloru ile yaşar. Karadeniz adı işte bu yanı ile duyurmuştur varlığını. Varlığı aynı zamanda doğa ile bütünleşmesidir. Yani doğallığıdır. Yapısını biçimlendiren olgudur. Böylece bilinir ki, folkloru ne denli çeşitli, ne denli çok, ne denli canlı ve kuşaktan kuşağa geçiyor, işte halk ve kültürü o denli kalıcı ve yaşayandır. Halk oyunları bu kültürün bir bileşenidir. Karadeniz' in her köyünde farklılıklar gösteren oyunların belirgin ve kamuoyunca bilinen adı horondur. Karadeniz' in bir parçası olan beldemizde horon oynanır ( horon tepilir ). Horonun çeşitleri, figürleri, kişileri, zamanı ve çalgıları gibi ayrıntıları inceledikçe sunacağız. Ve bu konuda uzmanların bilgilerinden yararlanacağız. Horon düğünler, bayramlar, otçular, asker uğurlamalar, köy imeceleri vb. zamanlarda birinci seçimidir halkın. Elbette kemençe, davul-zurna, kaval, tulum eşliğinde olursa keyifli bir eğlence ve öğrenme alanı olur. Önemli özelliklerinden bazıları ise şunlardır:
Piknikte, dağda, köyde hemencecik oluşturulan horonların tadı başkadır.
Halkoyunu ekip çalışmaları yurdumuzun her yöresinde çok önemlidir. Her yörenin oyun ekipleri yurt dışı yarışmalarda önemli dereceler almışlardır. Başarılar diliyoruz...
HORON Aşağıdaki bilgiyi www.karalahana.com
sitesinden aldık.
Horon müz. Doğu Karadeniz
bölgesinde Samsun ili sınırlarından
Gürcistan sınırına kadar olan
bölgede kız, erkek veya karma olarak
düğün, asker uğurlama, nişan ve
yayla şenlikleri gibi toplu
eğlencelerde kaval (Of, Sürmene,
Hopa Kemalpaşa), davul-zurna (Ordu,
Giresun, Trabzon, Gümüşhane),
kemençe (Ordu, Giresun, Trabzon,
Rize, Gümüşhane), akordeon (Borçka,
Şavşat) veya tulum (Rize, Artvin)
eşliğinde oynanan geleneksel dans
çeşitlerinin adı.
KEMENÇE
1 . Tepe - To Kifal - Baş
kemençe
is. Boyu 47-61 cm, boyun (Rumca
gula) 7-11 cm, kafa (Rumca
kefal) 7-10 cm uzunluğunda gövde
7-11 cm genişliğin-de olup,
burguluğu, boynu ve gövdesi tek
bir ağaç parçasından yontulup
oyularak ya-pılan, ayakta veya
diz üstünde tutularak çalınan üç
telli bir yaylı çalgının adı.
Bilinen en eski yaylı enstruman
olan
rebap
(Arapça rababah)
Avrupa’ya, 9. yüz-yılda Bizans
üzerinden (lira) ve 11.
yüzyılda Müslüman Arapların
kontrolü altında olduğu dönemde
İspanya üzerinden rebec adıyla
iki koldan yayılmıştır. Rebek,
Ortaçağ ve Erken Rönesans dönemi
boyunca yoğun olarak
kullanılmıştır. Rebekde atası,
rebap gibi ar-mut biçiminde
gövdeye sahip olup ve aynı
şekilde beşli aralıklarla
(örneğin G [sol] –D [re] –A
([la])
akort ediliyordu.
15. yüzyıla değin tiz sesli
bir enstruman olan rebec bu
dönemde daha kalın sesli bir
enstrumana dönüşse de 16.
yüzyıldan itiba-ren keman’ın
yaygınlaşmasıyla popülarite-sini
yitirmiş ve 18. yüzyılda tamamen
ortadan kaybolmuştur. Buna
karşın, rebekin varyantları,
Balkan müziğinde Slav guslası ve
Bulgar gadulkası varlığını
günümüzde de sürdürmektedir.
Ege bölgesine özgü Yunan
lirasının ise kaynağı Bizans
üzerinden doğrudan Arap
rebapından gelişmiş bir çeşit
lute olup, antik Yunan çalgısı
olan liranın adı uygunsuz bir
tanımlamayla bu yaylı çalgıya
konulmuştur.
Armut biçimli Yunan
lirası, 15. yüzyılda, İtal-ya’da
lira da braccio olarak
adlandırılan kemanın atasına
dönüşmüştür. Orjinal re-bapta
klavye bölümü bulunmayıp, teller
parmaklarla durdurularak
çalınmaktaydı ve bu haliyle
Ortadoğu üzerinden, Afrika, Orta
Asya, Kuzey Hindistan ve Güney
Doğu Asya’ya yayılmış, farklı
bölgelerde küçük değişikliklere
uğrayıp farklı isimler almıştı.
MS 711 yılında Arap fatihler,
Hindistan ve Orta Asya’ya, Mogol
ve Türkmen fatihler ise Yakın
Doğu’ya akınlar yaptığında
Orta-doğu ve Uzakdoğu kültürleri
dolayısıyla müzikleri arasında
da etkileşim başlamıştı.
Hindistan (raga) ve Arap
(makam) müzik modları arasında
benzerlikleri belki bu
dönemlerde şekillenmiş olabilir.
Özellikle Türk ve Moğolların bu
etkileşimde taşıyıcı bir rol
üstlenmesi de mümkündür. Çin
nefesli çalgısı “sona”
muhtemelen Orta Do-ğu’da sorna/zurna
olarak bilinen enst-rumandan
gelişmiş olmalıdır. Aynı şekilde
Hint lutu “sitar” ile Fars “setarı”,
elle çalınan telli bir çalgı
olan Çin y”ang chin”’inin de
kaynağı Orta Doğu “santuru”
olmalıdır.
Kemençenin, formunun ne
zaman ve ne sebeple Kapadokya
kemanesinden farklılaştığı henüz
aydınlanmamıştır.
Kemençe, Farsça “küçük
keman” anla-mına gelmekte olup
Giresun, Trabzon, Batı Rize ve
Kuzey Gümüşhane’de Türkler ve
(1923 öncesinde) Rumlar
tarafından çalın-makta, Rize’nin
doğusunda yerini tuluma, Samsun
ve batısında ise zurnaya
bırakmaktadır.
Trabzon’un pek çok köyüne
kemençe bu yüzyılda girmiş ve
gelenksel enstruman olan şimşir
kavalın yerini almıştır.
Antik Yunanlılar, dinsel
olmayan şarkıla-rına ve
danslarına eşlik etmek için flüt
ve o-tuz telli kanuna benzeyen
bir çalgı kullanmaktaydılar.
Bizans dönemince bunlara org,
ziller ve lirada eklenmiştir.
Talbot, Bizans’ta liranın, Arap
kültürüne ve Arap kızlarının
rakslarına meraklı olan
Theophilos zamanın-da tanındığı
söylentisine karşın, bu çalgının
çok eskilerden beri bilindiğini
kaydetmiştir BGY 201
Evliya Çelebi’nin
notlarında (17. yüzyıl) Trabzon
Lazları tarafından icat edildiği
belir-tilen ve dankiyo (< Antik
Yunanca to ankiyo “hayvan
derisi”) olarak adlandırılan
tulum ise bugün Trabzon’da
nerdeyse hiç çalın-madığı gibi,
dankiyo adı da halk hafızasından
tamamıyla silinmiştir. Bununla
bir-likte bazı Holo (bugünkü
Köprübaşı ve Çay-kara)
köylerinde (1970 lere kadar) Müs-lümanlar,
Maçka civarında (1923’e kadar)
Rumlar tarafından ama tulum
adıyla çalın-dığı bilinmektedir.
Biraz da İslami taassubun müzik
aletlerine ve çalgılı eğlenceye
bakış açısı yüzünden (bazı Of
köylerinde bugün bile horon
oynamak ve çalgı çalmak günah
olduğu gerekçesiyle yaşlılar
tarafından yasaklanmıştır), daha
çok mübadele öncesi Rumlar
tarafından kullanılan
kemençenin, tulum akortuyla da (A
[la] – A [la] – D [re])
çalınması, sembolik olarak
dankiyo > kemençe dönüşmesinin
bir sosyal olgu olarak ise koyun
çobanlığı yapıp göçebe hayat sü-ren
dağlıların, zamanla sahil
kentlerine yer-leşip kent
kültürüne adapte olmalarıyla
ilgili olabilir.
Kemençe, Doğu Karadeniz
Rumları tara-fından, Anadolu’da
yaşadıkları dönemlerde lira
olarak adlandırılmamıştır ve
Girit ke-mençesi de aynen
Kapadokya kemanesi ya da Yörük
kemençeleri gibi rebap’ın şekil
ve çalma tekniği açısından az
farklılaşmış türevidir. Oysa
Karadeniz kemençesi ya da
Ana-dolu’da tanındığı diğer
isimiyle Laz kemen-çesi, Farsça
bir isim taşımaktadır.
Ağasar ve Giresun Çepnileri
tarafından yaygın kullanımına
rağmen, Anadolu’nun di-ğer
bölgelerine dağılmış Çepni
Türkmenlerinde bilinmemesi
(örneğin oldukça yakın olan
Sivas ve Kastamonu
Çepnilerinde), Hemşinlilerin
(Trabzon kültürüne adapte ol-muş
Cimil vadisi hariç), Lazlar’ın,
Haltların (Gümüşhane, Bayburt,
Erzurum) bu enst-rumanı
tanımaması, yöreye başka bir
böl-geden taşınmış olsa bile
Trabzon ve merkez ve sahil
ilçelerinde geliştiğine işaret
etmek-tedir. Rize’de kemençenin
varoluşuna dair bir söylence de
derlenmiştir:
“Rize’de
yaşayan iki aileden birisinin
oğlu öbürünün kızına sevdalıdır.
İki sevdalı kavu-şacakları günü
düşünüp, düşler kurarken
ailelerin arası açılır.
Gençler bir türlü ailelerine söz
geçiremezler. Sonunda kavuşma
umudunu yitirmekte olduğunu
görüp ormana kaçarlar. Aileleri
ard-larını bırakmaz. Bir
koruluğun kıyısında gençleri
kıstırırlar.
Kurtulamayacaklarını anlayan
gençler, kucaklaşır, birlikte
yakarırlar.
‘Bizi bunların
elinden kurtar Tanrım. Dal olup
bölüşelim, saz olup söyleşelim’
Az sonra köklenmeye, dallanıp
budaklanmaya başladıklarını
duyumsarlar. Yüzlerinde mutlu
bir gülücükle son kez
kucaklaşırlar. Kız limon,
delikanlı servi ağacı olmuştur.
Bir süre sonra limon ağacından
kemençe, Servi ağa-cından da yay
yapılır. Bir araya gelince saz
olup söyleşir, söz olup
sevdalarını dile geti-rirler.
Böylelikle sonsuza dek kavuşmuş
olurlar”
YU 9- 6343.
Bu hikayenin ilginç yanı kemençe
ve yayın bahsi geçen ağaç
türlerinden kesinlikle imal
edilmemesidir. Bu da hikayenin
dışardan ta-şındığını ya da
başka inanışın, motifin ke-mençeye
yakıştırıldığını göstermektedir.
Kemençenin gövdesi dut, karadut
veya erik ağacından tamamen elde
oyularak ya-pılmaktadır. Sürmene
Belediye Binasının ya-nıbaşındaki
küçük dükkanında çalışan, ke-mençe
yapımcısı Hasan Sancak basit bir
çan (tiz sesli) kemençeyi 3 gün,
iyi bir kalın sesli kemençeyi
ise 15 günde imal ettiğini
belirtmektedir. Geçmişte
kullanılan bağırsak teller
yerini zamanla metal olanlara
bırak-mıştır. Kemençe (E [mi] –A
[la] –D [re]) olarak akort
edilmekte ve sol elin parmak
uçları aynı anda bir veya daha
fazla teli tutarken sağ el
yardımıyla kullanılan parmak
kalınlığında at kılı takılmış
bir yay yardımıyla ses
çıkarılmaktadır. Kemençeyi
oluşturan parçalar şunlardır (paratez
içindekiler Kara-deniz Rumcası
karşılıkları):
tepe
(korphe), kafa (kefal),
kulaklar, boyun (godika),
kravat/ dil (glossa), gövde (skaphe),
kapak (skepasma), skolek/solucan/
yı-lan/ ses deliği (skolekia),
köprü/ eşek (kord-hokrites/
gaidaros/ kavalos), pehlivan/
kuyruk/palikar (palaistes/oura/palikar),
yanak-lar (maghoula) ve yay (toksiri)
Kaynak: Özhan
Öztürk.
Karadeniz Ansiklopedik Sözlük.
Heyamola Yayıncılık.
|
anasayfa
|
belediye
|
tüyad
|
muhtarlıklar
| müze
projesi
|
halk
kütüphanesi
|
türkelli kitabı
| |
||||||||||||||||||||||||||||||||