|
BELGE
Görele Tarihi
1294 tarihli Trabzon Salnamesi' nde Görele:
’Buranın mahsûlâtı dahi fındık ve fasulye
ve mısır ve üzümden ibaret olup bunlar tüccara satılır ve oranın
üzümünden külliyetli şarab yapılır.’
Ömer
Akbulut, "Trabzon Cumhuriyetten Evvel Tarih ve Valiler" adlı
kitabında özetle şöyle demektedir; "Üçüncüoğlu Ömer Paşa,
Torul'un Manastır köyünde doğmuştur. Babası Ahmet'tir. Tahsilini
İstanbul'da görmüştür. Paşalık rütbesini Vidin harbinde
almıştır. Birinci Sultan Mahmut zamanında Dersim isyanını
bastırarak padişahın gözüne girmiş ve Trabzon'a tam selahiyetli
ve üç tuğlu vezir olarak gönderilmiştir. İlk defa Görele
kalesini fethetmiş ve sonra da Trabzon'da Güzelhisar, Rum ve
Kızılbaşların düşmanı olan Paşa sonradan Birinci Sultan
Mahmut'un gazabına düçar olarak kellesi vurdurulmuştur. Harşit
vadisinden bir yol geçirmiş, Görele ve Trabzon kalelerini Yeni
Cuma mahallesinde Sultan Mehmet camiinin yanında bir medresesi,
Uzun sokakta çeşmesi ve Trabzon'da eski Görele kazasında ve
Elegü İskelesinde hayratı vardır".
Diğer bir vesika; Sivas
beylerbeğisi Süleyman Paşa' ya ve Karahisar Behramşah ve Çepeni
[Çepni] Çunkar ve Orta Pare hüküm ki; Karahisar Behramşah ve
Çepeni Çunkar ve Orta Pare kazalarında sakin ulemâ ve sulehâ ve
eyimme ve hutebâ ve sair eşref gergâh-ı muallama mahzar gönderüb
zikronulan kazalarda sakin reaya tayifesinin ziraat eyledikleri
yerlerde Türkman tayifesinden Mamalı ve Cirid ve Pehlivanlı ve
Güvan ve sayir Türkman tayifesine mahsus defteri cedidi hakaînde
mukayyed kadimi yaylak yoğiken zikronulan Türkman tayifesine
kabilerile yaylak zamanında kazaların varup mer'alarına konub
kök tereke ve sair mahsulleri arasında davarların rai ve ba'dehu
harman vaktinde koyun ve sayir davarlarile gelüp çuval getürüp
muradları mıkdarı mahsullerin gasp ve üç dört ay mıkdarı meksü
teaddi ve kışlağa avdet eylediklerinde dahi mer'adan hayvanların
maan sürüb götürüp ve evlerin basub içinde olan esvap ve ehlü
ayallerinin üzerinde olan libasların nehbü garet eylediklerinden
maada zikronulan Türkman tayifesinden Cüneyd kethuda oğlu Osman
ve İdris ve Hasan ve Kirkoğlu İsmail ve Kuyuncu Şahin ve Cebeci
Dudyar ve Hızır nam şakıyler sayir hevalarına tâbi eşkiya ile
kazaî mezbûrun kurasında yedlerinde olan mümza defter mucibince
doksan beş kil arpa ve yüz kil hıntaların cebren gasb idüb her
sene bunun emsali teaddilerinden naşi ekser kura ahalisinin
perakende ve perişan olmalarına bais oldukların ilâm eyledikleri
ecilden senki mirimiranı mumaileyhsin bu fesadı iden mezkûrlar
bulundukları mahalde meclisi şer'i şerife ihzar ve hasımlarile
mürafaai şer ve hilâfı şer'i şerif ve bigayri hakkın nehbü garet
eyledikleri her ne ise badessübut marifet-i şer'ile esbabına
reddü teslim itdirüb ve mezbûrların kazai mezburda defterde
mukayyed bilfiil tasarruflarında kadimi kışlakları yogiken
kazalarına uğramayub ve bigayri hakkın mahsul ve sayir eşyaların
garet etmemek üzre muhkem tenbih ve te'kid olunub mütenebbih
olmıyub giru vechi meşruh üzre zulüm ve teaddi üzre olanları
isim ve resimlerile ve sıhhati ve hakıykati üzre deri
devletmedarıma arzu ilâm eylemem babında deyu yazılmışdır.
Fî evasıtır 1113 [ 14 - 24 Eylül 1701 ]
İkinci
yazıda aşağıda: İspiye [ Espiye ] madeni emini Ebûbekir zîde
mecdihuya hüküm ki, Hâlâ Trabzon mütesellimi Murtazâ zîde
mecdihu südde-i saâdetime mektup gönderüb mütesellimi
mumaileyhin ber vechi malikane uhdesinde olan Görele namı
diğerle Pavaboli [ Yavebolu ] mukataası reayalarından Çepeni [
Çepni ] taifesi kadimi yerlerinden huruc ve etrafa perişan ve
kendü hallerinde durmıyub berren ve bahren kat'ı tarıyk ve sefki
dimâ ve nehbi emval ve hetki a'raz ve bunun emsali fesadü
şekavetlerinin nihayeti olmıyub mezkûrların şerrü
mazarratlarından ümmeti Muhammedin emnü rahatleri kalmamağla
te'mini bilâd ve tatmini ibad içün bundan akdem müteaddid sudur
iden evamiri şerifem mucibince maiyetine memur tavayifi
askeriyye ile Trabzon'dan Gireson [Giresun]'a varınca taifei
merkumenin kuttaı tarıyk ve sair eşkıyasının haklarından lâzım
gelen cezayı şer'ileri tertip ve parakendeleri dahi kadimi
yerlerine iskân ve hüsnü nizama ifrağa mübaşeret eyleyüb lâkin
şekavetpise ve re'si eşkıyaları şiddeti şitadan bir tarafa firar
itmelerile imkânda olmıyub güzergâhları seddü bend
itdürüldiğinde bizzaruri eşkıyayı merkumeden malûmül esami
şakıyler İspiye madenine gidüb senki madeni mezkûr emini
mumaileyhsin sana istinad ve iltica ve kendülerine cayı selâmet
ittihaz eyledikleri ecilden saire dahi bu halet sari olub
maazallahü tealâ mezburlardan biri selâmet bulur ise bir
müddetden sonra zuhura gelüb virilân nizamın ihtilâline bais
olunacağı mukarrer olmagın bu esnada madeni mezkûra giden
eşkıyayı merkûmenin haklarında lâzım cezayı şer'ileri tertibi
içün ahiz ve mütesellimi mezbura irsal ve teslim eylemek üzre
senki emini mumaileyhsin sana hitaben emri şerifim suduru
halinde ilâm Divanı hümayun'umda mahfuz olan ahkâm kuyudatı
tetebbü olundukda Trabzon ve Gireson havalilerinde olan Körtünlü
[Kürtünlü] eşkıyası bulundukları mahallerden kaldırılub vatanı
asliyyeleri olan Görele kazasına naklü iyvâ ve iskân ve
mezburlardan bu makule fesadü şekavete tesaddi ve ihtilali
memlekete müeddi olanları alâ eyyi hâlin ahiz ve ele getürilüb
haklarında şer'an lâzım gelân cezayı şer'ileri icra ve şerrü
mazaratları bilâdı ibad üzerlerinden def'ü ref' olunup lâkin
fesadü şekavetede alâkası olmıyan bigünâhların nüfus ve a'razına
taarruzdan ve celbi malden hazer eylemek üzre Trabzon
mütesellimine ve Gümüşhane eminine ve sairlere hitaben tenbih ve
te'kidi müştemil evamiri şerife virildiği mukayyed bulunmagın
mütesellimi mezburun iltiması üzre eşkıyayı merkumeden madenler
tarafına firar ve iltica idenleri maden ümenası ahiz ve
mütesellimi mezkûr tarafına irsal ve teslim eylemek içün emri
şerifim virilmek babında bilfiil reisülküttabım olan İsmail dame
mecdihu ilâm itmegin ilâmı mucibince amel olunmak babında
fermanı âlişanım sadır olmuşdur. Buyurdum ki Fî evaili za 1145 (
15 - 24 Nisan 1733 )
Yukarıda ikinci yazıda
bahsedilen olayla yakınen ilgili Ömer Akbulut'un yayınladığı
hüküm yazısı ise şöyledir; "Hâlâ Trabzon Mütesellimi olup Görele
Voyvodası olan Mürteza zide mecdihuye hüküm; Trabzon ve Giresun
havalilerinden olan Kürtünlü eşkıyası mukaddema zuhur ve
havalarına tabi ehli ebnai sebulin yolları sesbendu zekan
memlekete ishali mazarrat ve kadli nufus ve aslı emval müslimin
adeti müstemereleri olup bunun ensal fesad ve şekavillerinin
nihayeti olmadığı bundan akdem ilan olundukça eşkiyayı merkûm
marifetine bulundukları mahallerden kaldırıp vatanı aslileri
olan Görele kazasına nakli iskan olunmaları babında emri şerifim
sadır ve Serdar Mustafa nam kimse dahi bu hususa memur
olunmuşken mezkûr Mustafa gelmediğinden eşkiya-yı mezkûre nakl
ve iskan olunmayıp hal üzre kalmaları ile tekrar cumhur ve
emniyetli ahalisi Vilayet üzerine hücüm ve kitale tesaddi ve
varışta olan en ümmet-i Muhammedi kaleye kapayıp dört beş [ay]
muhassara ve cengu cidâl ve taşrada buluna emval ve eşya
emtialarıyla müslimine taarruz ve nicelerini katl-i fesade fesad-ı
şekaved ederek etrafı perişan olup ol veçhile şaki-i mezkûrun
şer ve mazarratlarının an bilâd-ı ib'ad ve şegerci memleketi
ebnai sebilin bir türlü emniyet ve rahatları kalmadığı Ser ve
Giresun Kadısı Ahmet Görele Naibi Hüseyin ve Elevi Görele Naibi
Ali ve Bayramali Kadısı Mehmet zide fezâilehû'ın başka başka arz
Giresun'da sakin ulema ve sulehna vaizi ve hitabe fukara ve
suafe zavatı kiram ve zair ehali muhzir ile ilan ve mezburlar
bulundukları yerlerden ve hak ve asliyeleri olan Görele Kazasına
nakil ve iskan ve mezburelerden bu makule fesad ve şekavete
tesaddi ve ehli memleket mueddi olanlar alelecele el geçirilip
haklarında şeran lazım gelen cezayı şeriyeleri icra şer ve
mazaratları bilâd-ı ib'ad üzerlerinden ref olunmak emri şerifim
sudurun itimat edmeniz ile eşkiyayı merkum eden büyüme fesad ve
icra ile ve iskanlarının ve bilâd-ı ib'adın tathiri fermanın
olup bu hususta sıyanet muavenat ve muzaherat ve iltihak ihtiyat
üzere hareket eyle"
Ömer Akbulut'un neşrettiği dördüncü
yazı bir şikayetname: Çepni eşkiyasının zülmüne uğrayan bir
vatandaşın, padişaha sunduğu dilekçe: "Devletli, saaddetli,
merhametli Efendim Hazretleri sağolsun. Kulunuzum.Trabzon
sancağında Görele Kazasında olan Çebni eşkıyası, voyvodamız olan
Murteza Ağa'yı kaleye kapayıp, beş gün beş gece muhazarada kalıp
iki yüz ölü, mal ve erzaklarına garet edip hakim keşfedip yalnız
üçyüz keselik mallarımızı yağma eyledikleri bu kulları mezbur
Mürteza Ağa ile muhazaradan çıkıp vilayete gelip arzlarımıza
nazar olunduğunda, Çepni eşkiyası hakkından gelip ecri hak
olunmak üzere iken, mütesellim cemiyeti kübra ile geriye
çevrilip Trabzon'a gelip gayri tedarik üzere iken Pulat oğlu
Mustafa ve Yüzbin Mustafa ve Kazancı oğlu Mehmet ve Kuruluş oğlu
Hüseyin müteveffa mütesellim harem konağına giderken, bu
mezburlerin tahrikiyle iki yüz tüfekliyle köşe başında tutup,
sekban başının karşısına getirip abdest ibriği versin, Tanrının
divanına durayım deyip vermemekle feryat ederken der-akab
boğazına ip geçirip boğup teslimi ruh etmiştir. Bu kullarını
dahi tutun katledelim dediklerinde bu kulları avret feracesi
giyip firar edip hâk-i pâye yüz süre geldiğimizde Efendimizin
dahi hakkınızı icra-i hak edelim deyup fermân-ı âlileri olmakla
elan bugüne dek inayetli Efendimizin fermân-ı âlileri üzere han
köşelerinde zelîl zer-gerdân olup ikiyüz ölü, kasaba perişan
kalemiz harap ve Çepni eşkiyasının tuğyanından bir iskeleden bir
iskeleye gidilmek bir türlü mümkün olmamağa Çuhadar Hüseyin Ağa
kulunuz her ahvalımıza muttali olduğu hakkımız ihkakı hak
olunmak ve mallarımız tahsil olunmak için Hüseyin kulunuz
mubaşereti ile İsmail Paşa Hazretlerine hitaben müekkiden
ferman-ı âlileri niyaz olunur. Baki ferman Devleti, merhametli,
sultanım hazretlerinindir".
M. Arslan'ın ise yorumları
şöyledir; İpek ve baharat yolunun Akdeniz yerine Okyanuslar
üzerinden işlemesi dolayısıyla bütün Anadolu gibi bu büyük bölge
de kervan ticaretinden mahrum oldu. Kapitilasyonlar dolayısıyla
da mevcut el sanayini kaybetti. Yobaz softalar dolayısıyla
Avrupa'nın yeniliklerine ayak uyduramadı. Uzun süren II. Viyana
seferi dolayısıyla ekonomisi alt üst oldu. Yetişkin ve kültürlü
insanlar savaşlarda eridi gitti. Yöneticilerin beceriksizliği,
devlet idaresine iltimas ve kayırmanın girmesi, halkı kısa
zamanda şaşkına çevirdi.
Neticede kıran kırana bir
eşkıyalık, isyan ve baskınlar başladı. Denizde korsanlar, karada
eşkıya kendilerini selamlamayan kuşları uçurmuyorlardı. O
zamanki Görele'nin bir köyü olan Kötünle komşu kaza Kürtün ve
Çepni eşkiyası ortalığı kasıp kavuruyorlardı. Sadece halkı değil
hükümeti de basıyordu.
Yukarıda, Esbiye madeni emiri
Ebubekir'e yazılan ferman da belirtildiği şekilde bu madende
Görele'li Çepni eşkiyasının eline geçmişti. Trabzon, Gümüşhane
ve Giresun'dan gelen kuvvetlerle ve hile ile bu eşkıya
yakalandı. Denizlinin Sandıklı kazası'na sürüldü. Ele başları
Bakü'ye kaçtı. Sürgüne gidenler 600.000 akçe fidye vererek o
çevreye dağıldılar. 1729 yılında olan bu olay Görele'yi islah
etmedi.
Yukarda bir vatandaşın padişaha
yazdığı mektuptan da anladığımıza göre Görele Kalesi tekrar
harap edildi. Asıl önemli olanı bu kalenin Kızılbaşlarının
Trabzon valisi olan Üçüncüoğlu Ömer Paşa'nın akrabası Kaymakam
Mehmet Bey'e isyanlarıdır. Bu isyandan sonra Görele Kalesi, Ömer
Paşa tarafından tamamen yıktırılmıştır. Kalenin kızılbaşları ise
tamamen ezilmiştir.
Eski Görele'ye ait bir sayfa burada
kapanırken bir numaralı belgede bahsolunan Görele'li şakilerin
Şebinkarahisar taraflarına yaylaya gittiklerinde yaptıkları
yağmacılık, soygunculukla 1697 yılında başlayıp, tahminen 1738
yılında, medreseden yetişme ve iyi bir islahatçı olan Üçüncüoğlu
Ömer Paşa'nın bu kaleyi yıkması ve Kızılbaşlarını de ezmesi ile
biten korkunç devrin sonunda halk buradan dağılmış ve
genellikle'de Elevi denen yeni Görele'ye gelmişlerdir.
Yeni Görele (Elevi)
Kazası, 1758 yılında Tirebolu'ya bağlı bir bucak haline
getirilirken, doğudaki bir kısım yayla köyleri Torul'a, batıdaki
bir kısım köyleri de Tirebolu'ya bağlandı.
M. Arslan konuyla
ilgili yorumlarına şöyle devam ediyor: Bu devirde Rize'de
Tuzcuoğulları, birleşik halde Of ve Sürmene ağaları ile
Trabzon-Giresun arasında da Hacı Salihoğulları,
Laçinoğulları, Kel Alioğulları ve Kuğuoğulları hükümdar
durumdadırlar. Bunlardan bazıları yaptıkları baskınlarda top
bile kullanmaktadırlar.
Yukarda bahsedilen Kuğuoğullarından İbrahim Ağa, Giresun'da
Falcıoğulları ile Dizdaroğulları arasında çıkan bir olay ve bunu
takip eden tahcir veya kıtal olayına adı karışıp hakkında bir
defa ölüm fermanı sadır olmuştur. Bu şahıs Görele'ye gelerek,
kaymakam Beşikdüzlü Külünkoğlu Mehmet'le hısımlık ilişkileri
kurup, sonradan 1748 yılında af edilerek onun yerine voyvoda
oluyor. Bazı kaynaklara göre bu tarihten itibaren on beş yıl,
bazılarına görede 1758 yılına kadar bu görevde kalıyor ki bu
ikincisi akla daha uygundur. Oğlu Süleyman Ağa 1758 yılında
bucak merkezini Görele'den Çavuşlu'ya nakletti. 1794 yılında
ölümü ile bucak merkezi tekrar Görele'ye taşınmıştır.
İbrahim Ağa şekavet (eşkıyalık) olaylarında çok tecrübeli idi.
Voyvoda olunca bu tecrübesinden faydalanarak çevredeki bütün
şakileri bastırdı. Halk derin ve rahat bir nefes aldı. Bu
başarısından dolayı oğlu Süleyman Ağa'yı önce Şebinkarahisar,
sonra da babasının yerine Görele Voyvodası yaptılar.
Süleyman Ağa'dan sonra oğullarının, Görele'nin muhtelif
yerlerinde konaklar kurarak derebeyliği yaptığı söylenmekte ise
de önemli olan Çavuşlu da bulunan büyük konağın cümle kapısının
üstünde bulunan "Bâb-ı Han" yazısı ile şövalyelerin şatolarını
andıran iç bölme ve teşkilatı yurdumuzda bulunanlar arasında
emsalsizliğini isbata kafidir. Çavuşlu'da bulunan bu konağı M.
Şaban Toz şöyle anlatmıştır:
"Çavuşlu'da iki adet konak vardır. Konaklardan bir tanesi
tamamen tahrip olmuştur. Eski konak üzerine tamir edilmek
suretiyle yapılmış bir konaktır. Bu konak bu günkü Cami Yanı
dediğimiz mevkinin üzerindeki, şu anda Zorlara ait olan evin
çevresidir. Hamamı vardı, kileri vardı (benim çocukluğumda);
oralar yıkıldı yerine yeni binalar yapıldı. Fakat konağın ana
duvarlarından bir duvarı durmaktadır. İkinci Konak
Kuğuoğullarına ait olan konaktır. Bu konak Hükümet konağıdır.
Orta kapının, büyük kapının üzerinde "Bab-ı adâlet" yazıyor.
"Adalet Kapısı" mavi çini ile beyaz zemin üzerine yazılmıştır".
1796 ylında büyük bir veba (daun) salgını olmuştu. Bu salgında
çok sayıda insan öldü. Görele'de pek az insan hükümran ve dost
iki ağa ailesi kaldı. Güney doğuda Emanetler, kuzey ve batıda
Kuğular ailesi. Bunlardan birincisi ulaklıktan ikincisi kuvvete
dayanarak sivrilmişlerdi. Şişmanoğlu Muhtar, Emanetlerin kestiği
tapu koçanlarının dip kayıtlarını gördüğünü muamele için
kendisine getirildiğini bana anlatmıştır. Kuğuoğullarının da
akrabalarından Kara Mehmet Ağa'yı kendilerine danışmadan yol
yapmaya başladığı için Çavuşlu'da astıkları bilinmektedir.
O zamanlar aşağılık
insanlarla, aşağılık suç işleyenlerin boynu kılıçla kesilirdi.
İyilerle, soylulardan suçlu olanlar da asılırdı.
Bu devirden gerek asi ve şakilerin
ıslahat kabul etmez tutumları gerek o devre damgasını vurmuş
olan Kuğuların sert tutumları dolayısı ile halkın büyük bir
kısmı, hatta köy köy "Şahali, Gökçeali, Terziali, Türkali,
Dayıali" gibi Keşapta Şahmelik, Giresun'da Çıtlakkale
taraflarına ve başka yerlere naklettirilmişlerdir.
Anarşinin merkez ocağı,
yeniçerilik kaldırıldıktan sonra, sıra derebeylerine gelmişti.
Trabzon valilerinden Hazinedarzâde Osman Paşa Tirebolulu
Kahyazâde Emin Ağa'yı geniş selahiyetle Görele'ye göndermiştir.
1830 yılında Beşikdüzü, Eynesil dahil bütün Görele'deki
konakları bu zat bir rivayete göre bir gecede yaktırmıştır.
Sonra Ordu ve Giresun'a giderek oralara göçmüş olan halkın bir
kısmını geri getirmiştir. Tarıma çok önem veren Emin Ağa, bir
çift domuz kulağı getirene bir kıyye barut vermek sureti ile bu
hayvanların neslini tüketmiştir.
Derebeylere ait Çavuşlu'daki konağın ikinci bir defa daha
yakıldığı bilinmekte fakat sebebi öğrenilememiştir. 1838 yılında
genel bir nüfus sayımı yapılmıştır. Bu sayımda da halk
kadınların yazılmasına itiraz etmişlerdir. 1879 yılında Görele
tekrar kaza oldu.
Görele, ilçe olduğu zamanlarda
Çavuşlu'ya nisbetle pek gelişmiş değildi. Bu günkü T.C. Ziraat
Bankası'nın yerinde bulunan bir medrese, Eski Cami ve
doğusundaki blokun olduğu yerdeki ikinci medrese ile Eski ve
Yeni Camilerle bunların arasına kümelenmiş olan ahşap han,
dükkan, fırın, mağaza ve kahvehanelerden ibaret olup, etrafta
Türk, Rum ve Ermeni olmak üzere otuz kadar da mesken vardı. 1880
yılında çıkan bir yangında çarşı olan yerler tamamen kül oldu.
Görele ilçe olmadan önce yalnız kış
mevsiminde pazar kurulurdu. Yazlık pazar yerleri ise önceleri
Bozcaali Köyü, Çakırlı Kıranında, sonra Daylı Köyü (Gürle
Kıranında) olurdu. Bugünkü Tirebolu Caddesine paralel bir
bataklıktan sonra Kumyalı mahallesi ve Elevi deresinin batı
taraflarında müteaddit bataklıklar vardı. Sıtma ve sivrisinek
korkusu ile buralara yaklaşılmazdı. Bugünkü Hürriyet ve Bulvar
caddelerinin oldukları yerler tamamen denizdi. Hükümet konağının
güney batı kısmındaki dörtyol kavşağı Ermeni, onun güneyine
doğru uzanan saha Rum, burada Yeni (Hasan Ağa) Camiisine kadar
olan büyük saha da Türk mezarlığı idi.
Eski Görele iki kısımdan ibaretti. Esas bölüm
bugünkü Görele burnu denen yerde kalenin çevresindeki kasabaydı.
Burası önceleri daha çok yazlık olarak kullanılırdı. Buranın bir
kilometre doğusunda bulunan Yavebolu, sonradan Yobul ve Adabük
olarak anılmıştır; burası da önceleri kışlık kasaba olarak
kullanılırdı. Görele Kalesi ile Yavebolu'da inkiraza uğrayınca
daha doğuda Şarlı adı ile kasaba belirdi. Bu kasaba ve
çevresinin halkı 1894'te Görele'den ayrılarak kısmen Trabzon
merkez ilçesi ile Vakfıkebir'e bağlandı. Şarlı adı da sonradan
Beşikdüzü olarak değiştirldi. 1896 yılında Trabzon ilinde
görülen kolera salgını Görele'de de görüldü. Yaz mevsimine
rastlayıp halkın yaylada olmasından dolayı pek az zayiatla
atlatıldı.
derleyen:İlhan
Fuat KILIÇ
BELGE
Mustafa
YAZICI: YÖREMİZDE
SOYADLAR

BELGE
Çepni
Tarihi ( kaynak:
ktü
)
Anadolu’nun
bir Türk vatanı olmasında çok önemli rol oynadıkları tarih
otoriteleri tarafından kabul edilen Çepnilerin Anadolu’daki
varlıkları on ikinci yüzyıla kadar gitmektedir. Bunların
Anadolu’ya nasıl geldikleri, nerelere yerleştikleri, nasıl
yayıldıkları hakkında ise ayrıntılı bilgiye sahip değiliz.
Onikinci
ve onüçüncü yüzyıllara ait belgeler daha çok Çepni varlığından
ve onun menşeinden söz etmekte, daha sonraki yüzyıllarda ve
özellikle on altıncı yüzyıldan itibaren tutulmaya başlanan
Osmanlı tahrir defterlerinden elde edilen bilgiler, Çepnilerin
Anadolu’nun iskânında ve Türkleşmesinde oynadıkları büyük rolü
ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada önce kronolojik bir sıra
takip edilerek kaynaklardan Çepni adı ve menşei ile ilgili
bilgiler verilecek, daha sonra Anadolu’daki Çepni yerleşim
yerleri tanıtılacak ve Doğu Karadeniz bölgesinin Türkleşmesinde
oynadıkları önemli rol anlatılacaktır
Bir kargaşaya meydan verilmemesi için bu yirmi dört oğula birer
lâkap ve birer ongun ve hayvanlarına vurmaları için de birer
tamga tespit edilmesinin gerekli olduğunu Kün Han’a söylediği,
onun da bu fikri kabul ederek bu işi yapmak üzere
lrkıl Hoca’ yı görevlendirdiği, Irkıl Hoca’nın da yirmi dört
evladın her birine birer lâkap, birer tamga ve birer ongun
tespit ettiği anlatılır.
Bu
kaynağa göre Çepni, Üç Oklar’ın en büyüğü olan Kök Han’ın
dördüncü oğludur. İlk kez bu eserde Çepni’nin manası üzerinde
durulmuş ve Çepni, “Nerede düşman görse durmayıp savaşan
(Kandaki yağına göre, derhal savaşır ve çapar. Bahadır) şeklinde
tanıtılmıştır. Ongununun “Sunkur : Umay”, Ülüşü (şölenlerdeki et
payı)nün , Sol karı yağrın, sol yanbaş olduğu belirtilmiş ve
damgası verilmiştir.
XIV. yüzyılda Çepni adı, Ebû Hayyân’ın, Kitabul-Idrâk
li-Lisanil Etrâk adlı eserinde “Çepni-kabîletün minet-Türk”
şeklinde geçer. Eserde, Türk boylarından sadece Kınıklarla
Çepnilerden söz edilmektedir. Bu bilgi XIV.yüzyılda Çepnilerin
sadece Anadolu’da değil, Mısır’da bile tanındığını göstermesi
bakımından çok önemlidir.XV. yüzyılda Yazıcıoğlu Ali,
Reşüdüddin’den bazı değişiklikler yaparak Türkçe’ye çevirdiği ve
“Tarih-i Âl-i Selçuk” adlı eserinin baş tarafına aldığı
Oğuznâme’de Çepniler hakkında bilgi verir. Bu eserde Çepni’nin
damgası diğerlerinden farklıdır.
Tarihlere
“tarihi yapan ve yazan han” olarak geçen Ebülgazi Bahadır Han’ın
1660’ta tamamladığı Şecere-i Terakime de, tıpkı bundan önce
sözünü ettiğimiz Reşideddin’in Farsça Oğuznamesi gibi Oğuz Kağan
Destanı’nın bir başka şekli, yani Türkmen rivayetidir. Ebülgazi
Bahadır Han, bu eseri yazarken hem Reşideddin’den faydalanmış,
hem de canlı Türkmen rivayetlerini toplamıştır. Bu yönüyle
müstesna bir yere sahip olan eser Oğuzname’nin Türkmen rivayeti,
bir başka deyişle Çağataycasıdır.
Eserin
“Oğuz Han’ın Torunlarının Adlarının Manası ve Damgalan ve
Kuşlarının Zikri” adlı bölümde Oğuz’un yirmi dört torununun
adları, adlarının anlamları, damgaları ve kuşları
belirtilmiştir. Bu kaynakta Çepni, Oğuz’un on altıncı torunu
olarak gösterilmiş, Çepni’nin anlamının “cesur”, kuşunun “devlet
kuşu (hümay) olduğu belirtildikten sonra, damgasının şekli
verilmiştir.
On
yedinci yüzyılda Katip Çelebi, Cihannûma adlı coğrafya kitabında
Çepnilerden söz ederken dillerinin Türkçe-Farsça karışık bir şey
olduğunu söyler. Gyula Nemeth “Çepni” adının Kırgızca çep
(=kalkan) ve Türkçe çeper (=duvar, çit, parmaklık) kelimeleriyle
ilgili olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre Çepni adı kök
bakımından “koruyucu (birlik)” ve özellikle “sınır koruyucu
(birlik)” anlamına gelmektedir. Çepni adındaki -ni eki Beçenek-Beçene-beçe
adlarında gördüğümüz -ne, -na, -ne, -ni, -nu, -nü ekiyle
birleştirilebilir. Aynı eke Çağatayca tuzni (= buzağı)
kelimesinde de rastlanmaktadır.
Kafesoğlu
da “Eski Türk boylarının adları boyun siyasi ve sosyal
hususiyetlerini meydana koymaktadır.” dedikten sonra Çepni’yi,
askeri teşkilat ve unvanlarla ilgili olan Çor, Yula, Kapan,
Külbey, Yabuka, Yeney, Taryan, Iğdir, Buka, Tarduş vb. isimlerle
birlikte bu gruba dahil etmekte ve Çepni adının askeri ve siyasi
özellik taşıdığını belirtmektedir. Geybullaev de Azerbaycan’ın
Şamaha bölgesinde Çepni kelimesiyle bağlantılı 17 yer adı
bulunduğu bildiriyor. Bunlardan Çepli, Cabani, Çapni şeklinde
olanlar Zangezur ve Kuba bölgelerindedir. Kazak şehrinin
Daşsalahlı Bölgesinde Çepli adlı bir yer bulunmaktadır.
Soltanşah
Ataniyazov, Şecere adlı eserinde Kaşgarlı, Reşidededin,
Yazıcıoğlu ve Ebülgazi’den, bizim de yukarıya aldığımız
bilgileri aktardıktan ve bunlara Salar Baba’nın görüşlerini
ekledikten sonra Çepni kelimesinin etimolojisi üzerinde durur ve
bu bilim adamlarının güzel fikirlerini inkâr etmediğini, ama,
Çepni adının eski Türk sözü olan ve “küçük grup”, “sürü”
anlamındaki “çep”, “çöp” sözünden türediğini de bilmemiz
gerektiğini söyler. Daha sonra Çepnilerin tarihi hakkında kısaca
bilgi vererek, Selçuklular döneminde (ll.yy.) bunların büyük bir
bölümünün İran’a, Türkiye’ye Kafkasya’ya ve Irak’a geçtiklerini
Türkmenistan’da Alili, Ata. Göklen, Hatap ve Hıdırili
boylarıyla Çepbe, Çovdur ve Ersarıların Çepek, Burkazların
Çepbece diyen aşiretlerinin kadim Cepnilerle aynı kökten
gelmelerinin mümkün olduğunu belirtir.
Çepnilerin
Anadolu’ya Yerleşmeleri
Buraya
kadar verilen bilgiler bize Çepni boyunun, XII. Yüzyıldan bu
yana Anodolu, İran, Azarbeycan ve Mısır’ı içine alan çok geniş
bir coğrafyada tanındığını göstermektedir. Daha önce de
belirtildiği gibi, Çepnilerin Anadolu’ya ne zaman geldikleri,
nerelere ve nasıl yerleştikleri hakkında yeterli bilgiye henüz
sahip olamamakla birlikte, Faruk Sümer’in, ulaşabildiğimiz diğer
araştırmacılar tarafından da kabul gören “Türkiye tarihinin
yerli kaynaklarında adı ilk önce ortaya atılan Oğuz boyu
muhtemelen Çepnilerdir” şeklindeki görüşü Anadolu’ya ayak basan
ilk Türk boyu veya ilk boylardan birisinin de Çepniler olduğunu
ortaya koymaktadır.
Çepnilerin
Anadolu’daki varlığını incelmeye başladığımızda karşımıza çıkan
ilk isim Hacı Bektaş Veli oldu. XIII. yüzyılda yaşayan Hacı
Bektaş Veli’nin hayatını anlatan ve XV. yüzyılın son çeyreğinde
kaleme alınan Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli adlı eserden
Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahöyük’teki ilk müridlerinin
Çepniler olduğu anlaşılmaktadır: “Hacı Bektaş, Kırşehir’e,
Suluca Karahöyük’e (bugünkü Hacı Bektaş İlçesi) gelir. Burada,
Çepni boyundan bir oymak oturmaktadır. Uluları Yunus Mukri’dir.
Yunus Mukri okumuş yazmış bir insan olup, dört oğlu vardır:
İbrahim, Süleyman, İdris ve Saru. İdris ile Saru da
okumuşlardır. İdris’in karısı, Bektaşiler tarafından sonradan
kutlu sayılacak olan, “Kadıncık Ana-Kutlu Melek’tir. Kadıncık
Ananın çocuğu olmamaktadır. Bir gün rüyasında, on dört dolunay
koynuna girer. İdris Hoca, bunun çocuğu olacağı manasına
geldiğini müjdeler. Daha sonra Bektaş Veli çıkagelir. Kadıncık
Ana’yı evlat edinir. Onun duası sayesinde ve burun kanı
kerametiyle. Kutlu Meleğin çocuğu olur. Doğan çocuğun adı,
Timurtaş veya Seyyid Ali Sultan’dır.” Kuvvetli bir ihtimalle
Bektaşi Çelebileri de bu Kadıncık Ana ile İdris Hoca’dan
gelmişlerdir.
Faruk
Sümer’e göre, Anadolu’daki dinî hareketlerden ekserisinin de
Çepni boyu ile yakın ilgisi vardır. Muhtemelen 1240’taki Baba
İshak Ayaklanmasına katılan Türkmenler arasında onlar da vardı.
Ona göre, İlhanlı hükümdarı Olcaytu’ nun On İki İmam Şiîliği’ni
kabul etmesinden sonra Anadolu’ daki Ulu Yörük, Boz Ok, Yukarı
Kelkit ve Canik’ te yaşayan göçebe birçok topluluk, Halep
Türkmenlerinden bazı oymaklar ile Sivas, Tokat, Amasya, Canik,
Malatya, Dersim bölge ve yörelerindeki birçok köy bu mezhebi
yani Şiîliği kabul etmişlerdir ve buralarda Şiîliği yayanlar da
Barak Baba dervişleri ile diğer şeyh ve dervişlerdir. Aşağıda
haklarında detaylı bilgi verilecek olan bu Türkmen
topluluklarının içinde Çepni oymakları da vardır.
Çepnilerle
yakından ilgili diğer bir dinî olay da Şeyh Cüneyd ile
haleflerinin Anadolu’daki faaliyetleridir. Çepnilerin Karadeniz
bölgesine yerleşmeleri ve Safevî Devleti’nin kuruluşunda
oynadıkları rol ile on altıncı yüzyıldan itibaren Osmanlı
Devleti’nin Çepni politikasındaki olumsuz değişiklikleri
anlayabilmek için bu olayın hiç değilse ana hatlarıyla
bilinmesinin gerektiği kanaatindeyiz. Safevî tarikatı, XIV.
yüzyılda Azerbaycan’ın Erdebil şehrinde Safiyeddin İshak adlı
bir şeyh tarafından Sünnî-Şafiî ilkelerine göre kurulmuştur.
1429’da tarikatın başına Şeyh İbrahim geçmiş ve onun döneminde
tarikat sadece İran’da değil Irak ve Anadolu’da da tanınmaya ve
yayılmaya başlamıştır. Şeyh İbrahim’in 1447’de ölmesi üzerine
yerine kardeşi Şeyh Cafer geçmiş, babasının yerine tarikatın
başına geçmek isteyen Şeyh Cüneyd amcasıyla ile yaptığı
mücadeleyi kaybedince Anadolu’ya gitmiş, kendisine bağlı
olanlarla önce Sivas’a gelmiş ve Padişah II.Murad’ dan Kurt
Beli’ni kendisine mülk olarak vermesini rica etmişse de bu
isteği yerine getirilmemiştir. Bunun üzerine Karaman ülkesine
giden Cüneyd orada da barınamayınca İçIi’deki Varsakların yanına
gitmiş, oradan Çukurova’ya geçmiş oradan da İskenderun yöresine
gelip, Ersuz dağındaki harap bir kaleyi Bilal Oğlu denilen bir
emirden alarak tamir etmiş ve buraya yerleşmiştir. Buradan
adamlarını göndererek zaman zaman da kendisi giderek başta Halep
Türkmenleri olmak üzere Dulkadırlı ve Üçoklu Oymaklarının hemen
hemen tamamını kendisine mürid yapmıştır. Şeyh Cüneyd’ in bu
faaliyetlerini haber alan Memlük devletinin harekete geçmesi
üzerine Şeyh Cüneyd burayı terk etmek zorunda kalmış,Canik
yöresine giderek buranın hakimi Mehmet Bey ile buluşmuştur.
Bundan sonra bütün müridlerine silahlarıyla birlikte yanına
çağırmış ve Mehmet Bey ile birlikte Trabzon üzerine yürümüştür.
Aya Fokas manastırına kadar gelen Trabzon İmparatoru IV.Yuanis’i
burada bozguna uğratan Şeyh Cüneyd 1454’te Trabzon’u kuşatmış
ancak askerleri surları aşamamıştır. Fatih tarafından da tehdit
edilince üç gün sonra kuşatmayı kaldırarak Kelkit vadisine geri
dönmüştür. Sıvas beylerbeyisi Hızır Bey’in üzerine geldiğini
duyunca Ak Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey’in yanına gitmiştir.
Uzun Hasan, önce Cüneyd’i tevkif ettirmişse de daha sonra Şeyh
Cüneyd’in kendisine 20.000 askeriyle müttefik olma teklifi
üzerine onu sadece serbest bırakmakla kalmamış, kız kardeşi
Hatice Begüm’ü de onunla evlendirmiştir. İşte bu evlilikten Şah
İsmail’in babası Şeyh Haydar dünyaya gelmiştir.
Şeyh
Cüneyd’in 1460’ ta Şirvanşah Halilullah’la yaptığı savaşta ölümü
üzerine müridleri Oğlu Haydar büyüyüp dayısı Hasan Han sayesinde
Safevi şeyhliği postuna oturunca onun etrafında toplandı ve
Cüneyd’ in vasiyetine uyarak ona biat ettiler. Şeyh Haydar
babası gibi Anadolu’yu dolaşmadı ama Türkiye’den gelen
kabiliyetli müridleri Erdebil’de yetiştirdikten sonra onları
“Halife’ unvanı ile Anadolu’ya göndererek orada tarikatını yaydı
ve mürid sayısını çoğalttı.
Yeterince
güç kazandığına inanan Şeyh Haydar Anodolu’dan gelen on bin
müridiyle önce 1486’da Demirkapı ötesindeki Kafkas kavimlerine
saldırdı ve zengin bir ganimetle geri döndü. İki yıl sonra da
hem babasının intikamını almak ve hem de Şirvan’ı ele geçirip
orada bir devlet kurmak için doğrudan Şirvan hükümdarının
üzerine yürüdü. Onunla başa çıkamayacağını anlayan Şirvan
hükümdarı Ak Koyunlu hükümdarı Yakup Bey’den yardım istedi.
1488’ de Yakup Bey’ le yaptığı savaşta Şeyh Haydar öldü.
Bu
olaydan sonra da Safevî müridleri dağılmayıp Haydarın büyük oğlu
Sultan Ali’ nin etrafında toplandılar. Ak Koyunlularla yapılan
ikinci savaşta Sultan Ali de öldü. Bütün aramalara rağmen küçük
kardeşi İsmail bulunamadı. İsmail, müridler tarafından
kaçırılarak götürüldüğü Gilan ülkesinde altı yıl kaldıktan sonra
1500’de Erzincan’a geldi ve Türkiye’nin her tarafına haber
göndererek müridlerini yanına çağırdı. Erzincan’da başına
topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü müridlerle İran’a döndü ve
Ak Koyunlular’ ı yenerek Safevî Devletini kurdu. Böylece dedesi
Şeyh Cüneyd’ le başlattığı, babası Şeyh Haydar’ ın sürdürdüğü ve
her aşamasında Anadolu Türkmenleri ile Çepnilerin önemli rol
oynadığı bu hareket o sırada henüz on beş yaşında olan Şah
İsmail tarafından başarıyla tamamlanmış oldu.
Bundan
sonra Anadolu’dan İran’a doğru on yedinci yüzyılın ortalarına
kadar devam eden bir göç başladı. Göç eden Türkmenler arasında
sayıları çok olmamakla birlikte Çepniler de vardı. 1576’ da
Çepnileri İran’da Muhammed Bey, Mahmud Halîfe ile Dönmez Sultan
adlı beyler temsil etmekte, bu üç dirlik de Kuzey
Azarbeycan’daki Karabağ bölgesinde bulunmaktaydı. İran’daki
çepnilerle ilgili son bilgi Şah Abbas devrine (1590-1628)
aittir. Bu dönemde nüfuzlarını giderek kaybettikleri ve hiç
istemedikleri Gilân yöresine, üstelik başlarında kendilerinden
olmayan kul takımından bir emirle göçürüldükleri biliniyor. Şah
Abbas’tan sonra İran’daki Çepnilere ait başka bilgiye
rastlanmıyor. Geybullaev’in Azerbaycan’ın Şamaha bölgesinde
Çepni kelimesiyle bağlantılı olduğunu söylediği on yedi yer adı
muhtemelen bu Çepnilere aittir.XVI. yüzyıl tahrir defterlerinden
anlaşıldığına göre başta Halep olmak üzere Anadolu’nun birçok
yerinde henüz yerleşik hayata geçmemiş olan Çepni toplulukları
bulunmaktaydı. Bu dönemde Anodolu’da Çepnilere ait kırk üç kadar
yer adı vardır.
1520
yıllarında Haleb Türkmenleri arasında üç kola ayrılmış bir Çepni
oymağı görülüyor. Bunlardan 53 vergi evi olan birinci kol Anteb'
in kuzey doğusundaki Rum Kale yöresinde,Doñrul (=Tuğrul)
Kethüda' nın idaresindeki ikinci kol Antakya' nın kuzeyindeki
Gündüzlü kazasında, nüfusu en az olan üçüncü kol ise doğuda bir
yerde (Boz Ulus arasında) yaşamaktaydı.
1570
tarihinde yani 50 yıl sonra, diğer Türkmen oymakları gibi,
Çepniler' in de nüfusları çok artmış, 1520 yıllarında 53 vergi
evi olan birinci kol bu tarihte 397 vergi nüfusuna yükselmiştir.
“Başını Kızdılu”, yahut ''Başım Kızdılu Çepni'' adiyle anılan
ikinci ve üçüncü Çepni kollarının ise 29 ve 16 vergi nüfusları
vardır.
XVII.
yüzyılın ortalarına doğru Çepniler'in ana kolu yine Rum Kale
yöresinde yaşıyor ve kasabalar (?), Korkmazlu, Sarılu, Karalar,
Köseler ve Şuayyıblu obalarına ayrılıyordu. Başım Kızdılu adını
taşıyan diğer iki oymak ise Batı Anadolu'ya göç ederek Saru Han
(Manisa) ve Aydın sancaklarında yurt tutmuştu.
Diyarbekir
bölgesinde yaşayan Boz Ulus kışın Mardin'in epeyce güneyindeki
çöl bölgesinde kışlıyor, yazın da Erzincan-Erzurum arasında
yaylıyordu. Boz Ulus, uğradığı baskılar yüzünden 1613 yılında
Orta Anadolu'ya göç etti ve bir daha eski yurduna dönmedi. İşte
bu Boz Ulus'un Orta Anadolu'ya göç eden ana kümesi arasında
Kantemir Çepnisi denilen bir Çepni oymağı da vardı. 1691 yılında
birçok Boz Ulus oymakları gibi Çepniler de Rakka bölgesine
yerleştirildiler. Çepniler bu bölgeden iki defa kaçtılar. 1728
tarihli bir vesikada Kantemir Çepnisi' nin Rakka' daki iskân
yerlerine gitmemek için Bergama taraflarına göçtüğü
bildirilmektedir.
Balıkesir
bölgesi ile Manisa ve Aydın vilayetlerindeki Çepniler bu bölgeye
on yedinci yüzyıldan sonra gelmiş Halep Türkmenleri ile Boz
Ulus’a mensup Çepnilerdir. Tahrir defterlerinden, Adana'nın Sarı
Çam yöresinde küçük bir Çepni oymağının yaşadığını; Dulkadır eli
arasında da 34 vergi nüfuslu küçük bir Çepni oymağı ile aynı
bölgede Çepni adlı bir de kalenin bulunduğunu öğreniyoruz.
XVI.
yüzyılda Boz Ok (Yozgat) ta 42 vergi nüfuslu Çepni adlı küçük
bir oymak yaşıyordu. Yine orada varlığını bu güne kadar sürdüren
Çepni adlı bir de köy vardı.
Yine
XVI. yüzyılda Çorum'a bağlı Alp Oğuz köyünde Çepni Özü adlı bir
cemaat yani bir oymakla, Hamid sancağının (Isparta vilayeti) Göl
Hisar kazasında da 70 vergi nüfuslu bir oymak görülmekte idi.
Eski
Il, Koş (Koç) Hisar Gölü'ne dökülen In Suyu'ndan başlayıp Güney
doğu' ya doğru Ereğli'nin batısındaki Akça şehir' e kadar uzanan
topraklardan meydana gelmişti. Koç Hisar Gölü' nün güney ucuna
çok yakın olan Eski İl köyünün bu kazanın merkezi olduğu
anlaşılıyor. Eski İl'de yaşayan Çepniler'in büyük bir kısmı
Yavuz Selim devrinde (1512- 1520) yedi köyde yerleşmiş olup
ancak 27 evlik bir oba eski yaşayışını sürdürüyordu. Bu oba
asrın sonlarına doğru henüz yerleşik hayata geçmemişti. Turgut
yöresindeki Çepni oymağı I.Selim devrinde 44 vergi nüfuslu küçük
bir oymak idi.
Adana'nın
Saru Çam nahiyesinden gelip Ankara’ya bağlı Şerefli Koç Hisar
kazasına yerleşen yaşayan Orun-Guş oymağının arasında da 133
nüfuslu bir Çepni obası vardı. Sivas yöresinden Ankara yöresine
kadar yayılan ve 27 oymaktan meydana gelen Ulu Yörük veya Ulu
Yörük Türkleri denilen büyük topluluğun oymakları arasında da
bir kaç Oğuz boyuna mensup teşekküller de vardı. İşte bunlardan
biri de Çepniler' di. Çepniler'in yurtlarının Ak Dağ Madeni'nin
kuzeyinde, Zile'nin güneyinde, meşhur Çamlı Bel'in batısında
bulunduğu anlaşılıyor. 1520 tarihinde Çepniler'in 17 kışlakları
vardı. Onlar bu kışlaklarında çiftçilik yapmakta idiler. 1575
yılında ise 32 kışlakta oturmakta, nüfusları da dört misli
artmış bulunmakta idi.XIX. yüzyılın ikinci yarısının başlarında
Çepniler'in oymak geleneğini korudukları görülüyor. O yıllarda
Çepni oymağı ile Kara Hisar-ı Behramşah, Boz Ok sancağına bağlı
idari yörelerden birini teşkil etmekte idi.
1720
tarihli bir fermanla, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden içlerinde
50 hanelik bir Çepni topluluğunun da bulunduğu Türkmen boyları,
bölgeyi Arap eşkiyasının mazarratından korumak ve ziraatle
uğraşmak üzere Harran Ovasına yerleştirilmişlerdi.
Daha
önce de belirtildiği gibi, Vilayetname' den anlaşıldığına göre
Kırşehir’in Suluca Kara Üyük ( Hacı Bektaş ) sakinleri de
Çepniler' den idiler.Tahrir defterlerine göre Kırşehir
bölgesinde Çepni adını taşıyan bir de köy vardı.
Çepnilerin
Doğu Karadeniz Bölgesinin Türkleştirilmesindeki Rolleri
Selçuklu
Devleti’ nin 1040 yılında Horasan’da kurulması ve daha sonra
Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan’ ın 1071 yılında Malazgirt
savaşını kazanmasından sonra Anadolu kapıları Türklere açılmış
ve batıya doğru göç eden Türkler Anadolu’da yurt edinmeye
başlamışlardır. Yerleştikleri her yere Türkçe ad veren bu
Türkmen boyları en yoğun olarak, Antalya-Denizli-Isparta Bölgesi
(200.000 çadır), Kütahya-Eskişehir Bölgesi (30.000 çadır),
Kastamonu Bölgesi (100.000 çadır), İçil Bölgesi, Malatya-Maraş
Bölgesi, Kuzey Suriye, Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde yurt
tutmuşlardır. Bizim konumuz olan Çepniler ise Sinop bölgesine
yerleşmişlerdir. Tarihi kayıtlardan Karadeniz Çepnilerinin bu
bölgeye ne zaman geldiklerini tam olarak öğrenememekle birlikte
XIII. yüzyılda bu bölgeye hakim olduklarını ve Trabzon Rum
Devleti hükümdarı Giorgi’yi mağlup edebilecek kadar da güçlü
olduklarını biliyoruz.
Moğolların
Anadolu’yu istilası ile ortaya çıkan bunalımdan istifade etmek
isteyen Giorgi, Karadeniz ticareti için çok büyük önem taşıyan
bir limana sahip olan Sinop’u almak istemiş ve bir donanma ile
1277’de Sinop’a saldırmışsa da, kendisini gemilerle denizde
karşılayan (Türkân-ı Çepni) Çepni Türkleri tarafından mağlup
edilerek geri püskürtülmüştür. Bu olayı Ibn Bibi, El Evamirü’l-Ala’iye
Fi’l-Umuri’I-Ala’iye (Selçuk Nâme) adlı eserinde şöyle
anlatmaktadır: “O sırada Sinop tutgavulu (muhafız kuvvetleri
komutanı) Taybuğa gelerek, “Canik hükümdarı (Caniti) asker ve
cephane (zeredhane) dolu kadırgalarla Sinop’a saldırmak için
geldi. Çepni Türkleri ile o diyarı korumak için görevlendirilmiş
olan komutanlar (server) onlara karşı koyarak, onları ateş ve su
arasında sıkıştırıp canlarına ve evlerine darbe indirdiler. Her
tarafı yerle bir ettiler. Onları kahrederek her şeyden mahrum,
mahzun ve ümitsiz bıraktılar.” dedi.”
Düzenli
bir orduya karşı kazandıkları bu zafer, Çepnilerin o dönemde hem
kalabalık hem de teşkilatlı bir topluluk olduklarının bir
göstergesidir.
Bu
çepnilerin Sinop bölgesine yerleştikleriyle ilgili her hangi bir
delil yoktur ama, bu dönemle ilgili belgelerden Türklerin
sürekli olarak doğuya doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.
Bryer’in verdiği bilgilere göre, Trabzon Rum imparatoru II. Jean
(Yuannis) zamanında (1280-1297) Türkler Ünye (Halibia) yöresini
fethetmişlerdir. Bu Türkler' in Sinop Çepnileri olmaları
kuvvetle muhtemeldir.
Trabzon
Rum imparatorluğunun saray tarihçisi Panaretos'a göre imparator
Giorgi (1260-1280) hükümdarlığının 14. yılında yani 1280 yılında
Toresion dağında Türkmenler' e tutsak düşmüştür. Panaretos, II.Jean'ın
1297 yılında öldüğünü, onun zamanında Türklerin Halibia (Ünye
yöresi) yöresini ellerine geçirdiklerini söyledikten sonra
Trabzon dolaylarına kadar uzanan büyük bir istilâ hareketlerinde
bulunduklarını yazar. Öyle ki çok yerler gayr-i meskun bir
duruma gelmiştir. Yukarıda da söylendiği gibi, bu Türkler veya
onların çoğu büyük bir ihtimalle Çepniler ve başlarındakiler de
Bayram Bey ailesidir.
İmparator
II.Aleksios (1297 -1330) 1301 Eylül' ünde Giresun' a gelip
oradaki Türk Türk beylerinden Küçük Ağa(?)’yı ağır bir yenilgiye
uğratmıştır. Yine Panaretos da Bayram Bey'in bir pazarı ele
geçirdiği bildiriliyor. Bu, Ordu vilayetini fetheden ve orada
bir beylik kuran (Bayramlu beyliği) Bayram Bey' e dair ilk
haberdir. Bu esnada batı ucundaki Türkmenler de geniş çapta
fetihlere girişmişlerdi. Bayram Bey 1332 yılında da çok sayıda
asker ile Hamsi Köy' e kadar gelmiş ise de ağır kayıplar vererek
geri dönmüştür.
1355
yılında Haldia dükü Kabasisika harekete geçip Şiran'ı zaptettiği
gibi, Suriyana kalesi de boşaltıldığı için Trabzon
imparatorluğunun sınırları içine alınmıştı. Bundan çok
memnunkalan imparator III.Aleksios elden çıkmış olan Şiran' a
gelmiş, tahribatta bulunmuş ve orayı kuşatmış tutsak almış ise
de dönerken az sayıda bir Türk'ün takip etmesi üzerine
imparatorun kuvvetleri panik halinde kaçmışlar, birçok kimse
öldürülmüş ve Haldia Dükü de tutsak alınmış, imparator ve bu
hadiseleri yazan müverrih Panaretos güçlükle Trabzon' a
gelebilmişlerdir.İmparatoru mağlup ve kaçmaya mecbur eden
Türkler şüphesiz Çepnilerdir.
Ertesi
yıl (1356) imparator ve müverrih Panaretos batıya giderek noeli
Giresun'da geçirmişler ve Yasun Burnu'nda ''Epifani'' kutlanmış
ve orada 18 Türk öldürüldükten sonra geriye dönülmüştü. Ertesi
yıl (1357) Bayram Beğ'in oğlu Hacı Emir Beğ kalabalık bir asker
ile Maçka yöresine kadar gelerek orayı yağma ve talan ettikten
sonra geri dönmüştür.Bu ilerleme sırasında Çepnilerin Ordu
bölgesine yerleştikleri ve Bayram Bey’in idaresinde bir beylik
kurdukları sanılmaktadır.
İmparator
III. Aleksios, 1380’de Tirebolu yöresine gelerek (Mart), Harşit
çayının sağ kıyıısına çok yakın yerde ve denize 5 km mesafede
bulunan Bedroma kalesinden 600 kadar yayayı uzak yerlere
gönderdikten sonra, yayanın kalabalık kısmı ve atlı askerle
Harşit' in yukarı kısmına yürüyüp Çepniler' in kışlağına kadar
gitmiş ve onların çadırlarını yıkmış, yakmış öldürmüş ve
Çepniler' in elindeki tutsakları kurtardıktan sonra geri dönüp,
Vakfıkebir' deki Büyük Liman' da birkaç gün kalmıştır. Daha önce
gönderilen 600 kadar yaya askere gelince onlar, Kotzanta (Kürtün
yöresi, Suma Kalesi) yöresine bir akın düzenleyip yakıp
yıkmışlar ve adam öldürmüşler dönüşte kendilerini kovalayan
Türklerle de kıyıya varıncaya kadar dövüşmüşler ve bu yüzden
Türkler' den birçokları ölmüşlerdir. Onlardan 42 kişi ölmüş
Türklerden ise erkek, kadın ve çocuk olmak üzere 100' den fazla
insan hayatını kaybetmiştir.
Görüldüğü
üzere imparator Çepniler'e karşı bir öç alma seferi düzenlemiş
ve onların elindeki bazı tutsakları kurtarmıştır. Anlaşılacağı
gibi Çepniler muhtemelen XIV. yüzyılda kuzeye doğru ilerleyerek
Kürtün yöresine ve ona komşu yerlere gelip oraları kışlak
yapmışlar, yazın da kuzeydeki yeşil dağlara çıkmışlardır. Onlar
ertesi yüzyılda kuzey ve kuzey batıya doğru ilerlemelerini
sürdüreceklerdir.
Ordu
bölgesini fethederek Bayramlı Beyliği’ ni kuran Bayram Beyin
torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey de 1397’ lerde
Giresun’u fethetmiştir. XV. Yüzyılın başlarında kuvvetli olan bu
beyliğin ne zaman ve nasıl ortadan kalktığı bilinmemektedir.
Çepniler
XIV .yüzyıldan itibaren bu yöreye gelip orayı yurt
edinmişlerdir. Bu yurtları kuzey Karadeniz’e kadar ulaşmıştır.
Çepniler, Kürtün’den hareket ederek Harşit vadisi yolu ile
Karadeniz’e erişmişler ve bu vadinin iki yanındaki toprakları
yurt edinmişlerdir.
Doğu
Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşit
vadisinden inen Türkmenlerin olduğunu belirten Osman Turan da “
Şarkî Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşit
vadisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havali daha
ziyade Samsun’dan itibaren sahili takip eden Oğuz Çepni boyu
tarafından Türkleştirilmiş; Canik bölgesine adını veren
Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302’ de
Giresun’ a kadar ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler
kurmuşlardır.” demek suretiyle yukarıdaki görüşü paylaşmaktadır.
XIV.
yüzyılın ilk yarısında Yukarı Kelkit vadisinde de kalabalık bir
Çepni kümesinin yaşadığı ve bu Çepnilerin, 1348 yılında Erzincan
hakimi Ahi Ayna Bey, Bayburt valisi Mehmed, Akkoyunlu Tur Ali
Bey, Doğu Suriye Türkmen reislerinden Bozdoğan Bey’in Trabzon’a
düzenledikleri sefere katıldıkları ve şehri üç gün kuşattıktan
sonra alamayarak geri döndükleri görülm1404
yılında Trabzon’dan Erzincan’a giden Ispanyol Elçisi Ruy
Gonzales de Clavijo (Klaviyo) Zegan (Zıgana) kalesi ile buradan
Erzincan Türk Beyliği arasındaki yerlerin “Kabasitan”lı
derebeyler elinde olduğunu; “Çabanlı” (Çepni) Türkleri ’nin
bunlarla savaşıp yıldırdığını bildirmektedir.
Yine
Klaviyo’nun “ Bu dağların ve kalelerin hâkimi olan Kabasika ,
bize, nasıl yaşadığını anlatmağa başladı. Kendisi bu çıplak
yerlerde ömür sürermiş. Bu havali şimdilik (Temür’ün
korkusundan) sükûn içinde yaşamakta ise de, daima (Bayburt-Ovası
batısında Sinür köyünde ocakları bulunan Bayındurlu/ Akkoyunlu
ve Kelkit başları ile Kürtün bölgesi kuzeyinde ve Alucra’daki
Çepnilü) Türklerin taarruzuna uğrarmış.” “ Ertesi (2 Mayıs) gün
öğleden sonra yine Kabasika’ya ait bir kaleye vardık.
Buradakiler de gelip bizden para aldılar(Zegana’dan beri dört
yerde). Yolumuza devam ettik. Öğleden sonra bir vadiye vardık.
Orada Çabanlı ( Çepnilü ) Türklerine ait bir kale (Gümüşhane ile
Kelkit ilçe merkezi arasında ve tam orta yerde <<Ulu Kal’a>> )
bulunduğunu anladık. Kabasika ve bu Türkler arasında harp
vaziyeti devam ettiğinden, Kabasika’nın adamları bize bir müddet
duraklamayı ihtar ederek keşfe çıktılar” şeklindeki
açıklamalarından da anlaşılacağı gibi 1405 tarihinde Çepni nüfuz
bölgesi Gümüşhane’ye kadar uzanmaktadır.
XIV.
yüzyılın ortalarına doğru ise Çepnilerin kuzeye doğru
ilerleyerek Harşit çayı çevresinde yurt tuttukları kışlaklarını
yukarı Harşit’te kurmuş oldukları görülüyor .
XV. yüzyıldaki Bizans müverrihlerinden Halkokondil Trabzon’un
doğusundan Amasra’ya kadar bütün Karadeniz kıyılarında
Çepnilerin oturduğunu bildiriyor.
Fatih
Sultan Mehmet tarafından 1461’de Trabzon alındıktan sonra
Görele, Tirebolu, Bedreme ve Giresun kaleleri de fethedilerek
Canik yolu ile Tokat’a ulaşılmıştır. Daha sonraki yıllarda da
doğuda Gürcistan sınırındaki kalelerle Gümüşhane-Trabzon
arasındaki Torul yöresi alınmış ve Trabzon’un fethi
tamamlanmıştır.
Osmanlıların
Trabzon’u fetihleriyle bölgedeki Türkleştirme hareketinin hız
kazandığı muhakkaktır. Ayrıca, Osmanlılardan çok önce
Kürtün-Dereli-Giresun- Tirebolu-Eynesil arasındaki kırsal kesime
hakim olan Çepni beylerinin fetihte Osmanlara yardım ettikleri,
elde edilen başarılarda rol oynadıkları, fetihten sonra Osmanlı
Devleti’nin bunların hemen hepsine zeamet ve tımar gibi
dirlikler vererek onları hizmetine almasından anlaşılmaktadır.
Ayrıca Çepni halkının büyük bir kısmı müsellem olarak hizmete
alınmış, cami ve zaviyelerde görevlendirilerek vergiden muaf
olmuşlardır. Halkın geri kalanının ekseriyeti de muafiñ
(vergiden affolunmuşlar) sayılmıştır.
XV.
yüzyılın ikinci yansında tamamen yerleşik hayata geçen Çepniler
köylerde oturmaktadırlar. Bu bölgedeki köyler arasında hiçbir
Hıristiyan köyü yoktur. Hıristiyanlar kıyılardaki Giresun,
Tirebolu ve Görele kalelerinde yaşamaktadırlar. Bu yüzyılda
köylerde oturan Çepnilerin darı ektikleri, bal istihsal
ettikleri, meyve yetiştirdikleri; köylerin çoğunda doğan, şahin,
atmaca yuvalarının bulunduğu, palazlanan yavruların satılması
suretiyle gelir elde edildiği ve bu gelirlerden devlete vergi
ödendiği; ilk zamanlarda köylerde fazla koyun bulunmadığı, ancak
sonraları birçok köyün koyun vergisi de ödediği otuz yıl kadar
sonra buğday ekilmeğe başlandığı verilen bilgiler arasındadır.
XV1.
yüzyılda bazı kaynaklarda Çepniler hakkında verilen malumat hiç
de iç açıcı değildir. Trabzonlu coğrafyacı Mehmet Âşıkî
“Menâzirü’l Avâlim” adlı eserinde Lazlar ve Çepniler hakkındaki
görüşlerini şöyle belirtiyor:
“Trabzon’un
canib-i cenûb-i şarkisi cibal-i Laz’dır. Cins-i Laz’ın Müslim ve
Kâfiri, dağ canavarmdan bed-terdir. Hayif Trabzon gibi belde-i
haseneye ki, kavm-i Laz’a makardır. Ve bir garib dahi budur ki,
Trabzon’un canib-i şarki ve cenûbisi cibal-i Laz olduğu gibi,
cânib-i garbi-i cenûbisi cibal-i Çepni’dir ki Etrak’dan kaba
yaratılışlı ve kötü ahlaklı (Alevi), ve lûgatleri türki
lûgatinin agrebidir. Ve suret-i ehl-i islâmda bir alay Râfızi-i
bidindir.Cehele-i avâmı, Şâh-i Revafızı (Safili Kızılbaş
Şâhlarını),
haşa, Ulûhiyyetden dûn mertebe üzere itikaad etmez. Ve
belde-i Tırabuzon, bu ikitaraf-ı mezbele arasında cevher-i
kıymet-var bir belde-i metini-i üstüvardır.
F.Kırzıoğlu
aynı eserinde “Koyu Alevi-Kızılbaş olan Trabzon Çepnileri’ne
Ardanuç ile Hınıs gibi Osmanlı-Iran serhaddine yakın kalelerde
bile askerlik vazifesi verilmemesine dikkat edildiğini,
İstanbul’dan gelen arzlardan öğreniyoruz” der.
Mahmut
Goloğlu ise Trabzon Tarihi adlı eserinde Laz-Çepni çatışmasının
asıl sebebinin ayanlar olduğunu, on sekizinci yüzyılın ilk
yarısında şehir, kasaba ve köylerde halka baskı yaparak devlet
otoritesini kıran ve derebeyi durumuna gelen, birbirlerini
çekemeyip aralarındaki yarışmayı silahlı çatışma derecesine
çeviren âyanlardan bazılarının Trabzon bölgesinde bulunduğunu ve
Trabzon’un doğusundaki bu tür âyanların Lazlara,
batısındakilerin de Çepnilere dayandıklarını, her ikisi de aynı
boyun çocukları olan bu iki zümreyi birbirine karşı
kullandıklarını belirtiyor ve bunun sona erdirilişini şöyle
anlatıyor:
“Lazlarla
Çepniler arasındaki geçimsizlik oldukça eski idi. Gerek Çepni,
gerekse Laz ağaları bölgelerinde bağımsız gibi yaşarlardı.
Onlardan yana olanlar da ağalarından başka devlet adamı ve ağa
konaklarından başka hükümet dairesi tanımazlardı. Derebeylerinin
özel askeri birlikleri bile vardı. Meselâ Tirebolu’daki bir
derebeyi, silâhlı adamlarını Trabzon Hükümetinin gözü önünde
şehirden geçirip Rize’de Tuzcuzade ya da Lazistan’da Pansazade
ailelerine karşı savaşa götürürdü. Ve ağaların hükümet gözündeki
değerleri, bu çatışmalardaki başarı derecelerine göre idi.
Gücünü ispatlayan ağayı hükümet de kendine kazanmak ister ve ona
meselâ (kapıcıbaşılık) gibi rütbe ve görevler verirdi.
İşte Trabzon bu durumda iken, yaklaşık olarak 1738’de ( Çeteci
Abdullah Paşa ) Trabzon Valiliğine getirildi. Trabzon’a gelir
gelmez Laz-Çepni Mücadelesine el koydu ve kısa sürede taraflar
arasındaki çatışmayı bastırdı.
Tirebolu’lu (Hüseyin Avni) Alparslan Trabzon Eli Laz mı? Türk
mü? Adlı eserinin “Trabzon Tigresindeki Türkler Nice Türedi”
adlı bölümünde Şakir Şevket’ in Trabzon Tarihi’nden şu bilgileri
aktarıyor:
“İkinci
Mehmed Han Trabzon tigresini ülkesine kattıktan sonra ovadan
yüzbin Çepni Türkü geldi, Tırabuzon tigresine yerleşti. Bu
Çepniler, ilk önce Türkeli’nden (Türkistan’dan) Iran toprağına
göçmüş! Kızılbaşlığı öğrenmiş! Bunlar, İran’da tekdurmamış! Us1u
oturmamış!? Bundan ötürü Hanları, bunları elinde istememiş!
Bunlar da, Anadolu’ya geçmiş!?
Anadolu’ya
geçen Çepnilerden yüzbin kişi daha çoğu Giresun, Tirebolu,
Görele, Büyükliman’da bulunmak üzere, Tırabuzon tigresine
yerleşmiş!? Birtakımı da batıya doğru yürümiiş! Balıkesir, İzmir
yanlarına yayılmış! İzmit’tekiler yerli Türklere karışmış,
Çepnilikten çıkmış! Ancak Balıkesir, İzmir tigresindeki
Çepniler, Çepniliklerini korumuş!?
Tırabuzon
tigresinde, pek çok hoca yetişmiş derebeğleri Sünnî olmuş da,
bunları gitgide sünnî yapmış, Kızılbaşlık kalmamış! böyle. Ancak
Giresun’un, Tirebolu’nun, Görele’nin yüksek köylerinde,
Kürtün’de bugün bile Kızılbaşlık göze çarparmış!?
Kürtün
‘iin Şeyhli köylülerine ne türlü and versen, korkmaz ! Ancak:
“Ahıl Baba, Pahıl Baba, Güvende Şeyhi, Vazalak Şeyh, Tur Eri,
Horuz Evliyası ocağına güm güm dabanca sıksun mu!” der isen
korkar, işin doğrusunu söyler imiş!!! İşte Kızılbaşlı izleri!”
Faruk
Sümer’in konuya bakışı bunlardan farklıdır. O da, Çepniler ve
diğer Türk boyları arasında Alevi olanların olabileceğini kabul
eder. Hatta Kanuni’nin Nahcivan seferinden akçelik ve daha fazla
gelir getiren dirliklerin kapı-kullarına verilmesinin kanun
haline geldiğini, bunun Türk sipahilerinin terakki imkânını
ortadan kaldırdığını, ancak kapı-kulları ve oğulları tarafından
doldurulamayan dirliklerin verilmesinde Anadolu Çepnileri’nin
diğer bütün kavmi unsurlara tercih edildiğini ve özellikle Laz,
Tat, Sartlı gibi unsurların askeri hizmetlere kabul
edilmediklerini, ayrıca Kızılbaş oldukları için Çepnilerin
askere alınmalarının yasaklandığını ve evvelce alınmış olanların
da çıkarılmasının emredildiğini kaydeder. Ama, bu Çepnilerin
Trabzon Çepnileri olamayacağı kanaatindedir:
“Bir
ilim adamı o/arak vazifemiz gerçeği bulmaktır. Değil ise bizim
için Sünnî ve Alevi vatandaşlarımız arasında asla bir fark
yoktur. Türk kültürünü almış her vatandaşımız ilmen yani gerçek
olarak Türk’ tiir. Bu insanın hangi millete mensup, olduğunu o
insanın almış olduğu kültürü belirler, kanın hiç bir rolü
yoktur. Yani bir insana, “ben Türküm, ben Arabım, ben Fransızım
,, sözünü kanı değil kültürü söyletir. Bu söylediklerimiz ilmin
sözüdür. İlmin sözü ise gerçeğin ifadesidir. Arap ülkelerinde
pek çok insan dedelerinin Türk asıllı olduğunu söylerler. “Sen
nesin?” diye sorunca “ben Mısırlıyım, Cezayirliyim, Arabım ,,
der. Haklıdır. Çünkü, o Arab kültüründe yetişmiştir ve Türk
kültürüne yabancıdır. Dedesinin Türk asıllı olması ona Türküm
dedirtmiyor. Fakat içinde büyüdüğü Arab kültürü ona “ben Arabım”
dedirtiyor. Bir de şu hususu belirtmeliyim. Türkiye Türkleri
Orta Asya’da yaşarken de mongol yüzlü değil düz yüzlü idiler. Bu
hususu pek açık bir şekilde gösteren vesikayı Oğuzlar’ da
yayınlamıştım. (s. 48, haşiye 194). Türkiye Türklerinin gerçek
tipini Toros dağlarında yaylaya çıkan Yörükler temsil eder.
Mukayese yapmak isteyen onlar ile yapmalıdır. Sonra, Orta
Asya’daki/erin saf olduğu da nasıl söylenebilir. ,,
“XVI.
ve daha sonraki yüzyıllarda dahi gerek Çepniler arasında, gerek
komşuları olan diğer Türkler arasında Alevî inancını taşıyanlar
bulunabilir. Fakat Ömer, Osman Bekir isim/eri, onlardan pek
çoğunun Sünnî olduğuna asla şüphe bırakmıyor. Diğer taraftan az
yukarıda belirtildiği üzere 5-10 haneli Çepni köylerinde camiler
bulunuyor ve camilerin imam, hatip, müezzin muhassıl gibi
vazifelileri görülüyor, fakihlere ve müderrislere de sık sık
rastgeliniyor. Kısaca onlar asla karacahil bir topluluk
değildir. Çünkü din adamlarından müteşekkil aydınları var. XV.
yüzylın ikinci yarısı ile XVI. Yüzylın birinci yarısında Âşık’ın
dediği gibi “bidin” dinsiz insanlar değil bilakis dindar bir
topluluktur. Bir taraftan Safevî propagandaları, diğer taraftan
Osmanlı’nın Anadolu’nun her tarafında yaptıkları gibi,
tımarlarını ellerinden alıp kendi kullarına ve kul oğullarına (=
yani devşirme zümresine mensup olanlara) vermeleri yüzünden
aralarında Alevilik belki az daha yayılmış olabilir.”
Çepnilerin
Alevi sayılmasının başka nedenleri de vardır. Onların Safevî
Şeyhi Cüneyd ve onun torunu ve Safevî Devletinin kurucusu olan
Şah İsmail’e olan yakınlıkları bilinmektedir. XIV. yüzyılda
Azerbaycan’ın Erdebil şehrinde Safiyeddin Ishak adlı bir şeyh
tarafından, Sünnî-Şafii ilkelerine göre kurulan Safevî
tarikatının başına geçemeyince Anadolu’ya gelen ve burada başta
Halep Türkmenleri, Dulkadırlı ve Üçoklu Oymaklarının hemen hemen
tamamı olmak üzere diğer Türkmenlerin de birçoğunun kendisine
mürid yapan Şeyh Cüneyd’in bu müritleri arasında Çepniler olduğu
gibi, Anadolu’dan topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü müridleri
ile İran’a giden ve Akkoyunluları yenerek 1501 yılında Safevî
Devletini kuran torunu Şah İsmail’in de yanında Çepniler vardır.
Şah
İsmail’in Safevı Devletini kurmasından sonra Anadolu’dan İran’a
göç eden Türkler arasında da Çepniler vardır ve bunların büyük
bir kısmı veya tamamı Doğu Karadeniz Çepnileridir.
Çepnilerin
İran’dan çıkarıldıktan ve Doğu Karadeniz bölgesine geldikten
sonra burada Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir yörelerine
yerleştikleri, sayılarının da 100.000 civarında olduğu rivayet
edilmektedir.
Osman
Turan da bu bölge Çepnilerinin önceleri Alevi olduklarını sonra
Sünnileştiklerini belirtiyor: “Mehmet Âşıkî (XXI. Asır)
memleketi hakkında güzel bilgiler verirken batı ve güney
taraflarının Çepni Türkleri ile meskûn olduğunu ve bu sebeple bu
havalideki dağlara “Çepni Dağları” denildiğini henüz basılmamış
olan “Menâzır’ül Âvâlim” adlı eserinde yazar. Trabzon’un
güzelliklerini ve meziyetlerini tasvir eder ve överken batıda
Rafizi (Alevi) Çepniler; doğuda da kısmen Müslüman olmamış
Lazlar arasında kaldığından dolayı üzüntülerini belirtir”
dedikten sonra, “Birçok göçebeler gibi Alevi olan bu Çepniler
zamanla Sünnileşmiş ve Lazlar da tamamen Müslüman olmuştur.
Sürmene ve Araklı kazalarında yaşayan Çebi adını taşıyan kalabErmeni
tarihçisi Minas Bıjıkyan da, Görele’den bahsederken, “Geleneksel
bir rivayete göre bura halkı Çepni denilen (çıra söndürenler)
den terekküb eder. Putperestlikten kalma adetleri olan bu halk
senede bir defa kadın erkek beraberce şenlik toplantısı yapar ve
geceleyin bütün ışıkları söndürerek, Putperestler gibi akraba ve
kardeşi ayırtmadan birbirine karışır ve iğrenç hareketlerde
bulunurlardı. Bu adet şimdi kalmamışsa da, çoğu namaz kılmaz ve
sarhoşluğa itibar ederek çok içerler” demektedir .
Yavuz
Selim devrinde yazılmış Trabzon Sancağı Tahrir defterinde
“1515-1516” Çepnilerin yoğun bir şekilde yaşadığı yer,
“Vilâyet-i Çepni” (Çepni yöresi-Çepni yurdu) olarak
gösterilmiştir. Faruk Sümer defterdeki yer adlarından hareket
ederek bu bölgenin Giresun-Torul ve Görele arasındaki saha
olduğunu ve bilhassa Kürtün’ün tamamen Çepniler’le meskûn
olduğunu, Trabzon-Torul ve Şalpazarı, Vakfıkebir bölgesinde de
Çepnilerin yaşadığını belirtiyor. Coğrafyacı Mehmet Âşık,
yazdığı Menâzirul-Evâlim adlı eserde Çepnilerin yoğun olarak
yaşadıkları Trabzon’un batı ve güneybatı yöresindeki dağlara
Çepni Dağları denildiğini kaydediyor.
Fetihten
sonra bu bölgedeki dirliklerin tamamına yakını Çepni beylerine
ve onların oğullarına verilmiştir. Beylerin bu nüfuzunun daha
sonraki devirlerde de devam ettiği görülür
XVI.
yüzyılın başlarında ekserisi veya tamamı “muaf ve müsellem”,
yani, Türk köylülerinden oluşan, savaş zamanında atı ve silahı
ile savaşa katılan, buna karşılık her türlü vergiden muaf olarak
toprağını ekip-biçen köylü atlı asker olan Trabzon Çepnilerinin
daha sonra -Anadolu’nun pek çok yöresinde olduğu gibi-
müsellemliklerine son verilip “raiyyet” yani vergi veren köylü
durumuna düşürüldükleri görülmektedir. F.Sümer’e göre bunun
sebebi “Devletin bu esnada (1515) geniş ölçüde askere ihtiyaç
duymasıyla ilgilidir. Fakat bereket versin dirlikler yani tımar
ve zeametler, eskiden olduğu gibi, Çepni bey aileleri ile
onların hizmetlerinde bulunmuş sipahilerin ellerinde
kalmıştır.”Bu değişim bunu takip eden kalabalık ailelerin de
Çepnilerden olduğu anlaşılıyor.”
  |