Merhaba Sevgili
dostlar,
İsmet Yenigün (Hününün İsmet) ile Ayşe Yenigün'ün
(Gotgızının Ayşe) 1960 yılının DARI TOPLAMA zamanında
(muhtemelen Ekim ayı) bir oğulları dünyaya gelir. Babası, bu oğluna,
çok sevdiği Asker arkadaşı İRFAN'ın adını koyar. Anası, o zamanki
bütün genç kadınların yaptığı gibi, oğlunu rengarenk ZIVA BEŞİĞİNE
sarıp yanına alarak, evde
lohosalık dönemini geçirmek yerine, Darı Toplama mecilerine devam
eder.
O günlerden kalmalı ki, 48 yıl sonra bugün bile o
doğanın bin bir kokusunu ciğerlerinde hisseder. O günlerden kalmalı
ki, bugün hala her fırsatta o yerlerde olmak ister. Bu adam,
çocukluğuna dair çok şey hatırlamasa da, o dönemlerde SUNİ gübre
kullanılmadığından olsa gerek,yediği sebze ve meyvelerin tadını asla
unutamaz. Nasıl unutulur ki
HELİMGİLİN çıngıraklı elmasının tadı. Nasıl unutulur ki ÇAVUŞUĞUN MİNE
YENGENİN daha DARININ sıkı alınmadan yetişen bostanlarının tadı. Nasıl
unutulur ki GARİGEN ağacına yapışan, meyvesini almak için en tepesine
tırmanmak zorunda kaldığımız BOZURMA üzümünün tadı. Nasıl
unutulur ki. Okuduğumuz Tommiks, Teksas kitaplarından esinlenerek)
suyu ile yüzümüze gözümüze sakal bıyık yaptığımız EMURUĞU İİBRAHİM
amcanın SİYAH KİRAZI. BATUM ÜZÜMÜ, TÖNGELİ, ARMUDU.
Tabi dostlar, bu özgürce yaşanan günlerin
birde cezası!! olmalıydı.Sabah okula gidilip, İstiklal marşından
önce (veya sonra), MEHMET ALİ hocamın (Ellerinden öperim) elinde bir
liste karşımıza geçer;
1) HELİMGİLİN Elmasını Taşlayanlar;
2) MAMUDUN HÜSNÜ'NÜN kamyonuna takılanlar;
3) SEK SEK oynayanlar (Bugün hala neden
yasak olduğunu anlamış değilim)
...... Diye okur, ismi okunanlar öne çıkar
ve Tahtadan yapılan ÇETVEL'in ince kenarıyla bize bir gösteri
sunardı.. Tabi öyle kolay iş olmasa gerekti avuç içi yukarı gelecek
şekilde beş parmağını birleştirip öne doğru uzatmak..... Tabi
içimizden o MUHBİR arkadaşımıza en derin saygılarımzı sunarak,
seramoninin bitmesini beklerdik. O zamanlar bu SAYGIN MUHBİR
arkadaşımızı hiç öğrenemedik. Bugün hala bir sırdır.
Ne olmuştu ki HELİMİN elmasını DAŞLAMIŞSAK.
HELİM amca izin verirdi ki almamıza. Dalını kırmadıkça, kökünden
sökmedikçe kime ne zararı vardı ki..Sonra kamyona takılıp AMBARLIYA
kadar gidip, sonra kan ter içinde
tekrar köye dönmüşsek kime ne zarar vardı ki. Çocukların oyun oynaması
ne zaman suç olmuştur ki bu güzelim dünyada. Bazı küçük kazalar
olmuyor değildi bu ETKİNLİKLERİMİZ sırasında . Sorarım size, kimin
kolu kırılmadı ki o köyde, kimin gözü şişmedi arkadaşlar arsında
tartışmada!. Ama Özgürlük başka bir şeydi ve biz o küçücük
beyinlerimizde bunu doyasıya, gönlümüzce yaşamak istiyorduk.. Neden
suç oluyordu ki CİN GÖLÜNÜN, KARANLIK KÖPRÜNÜN, KUZU GÖLÜNÜN buz gibi
sularında ÇİMMEYE gidip bir parça serinlemek. Kolay değildi ki,
MAMUDUN HÜSNÜNÜN KAMYONUNA takılıp AMBARLIYA kadar gidip, sonra kan
ter içinde dereye ulaşmak. Ama bütün bunlar, her seferinde, İstiklal
Marşından önce (veya sonra) küçük bir seranomi ile son buluyordu. Ama
ne oldu. Biz vazgeçtik mi bütün bu saydıklarımı yapmaktan. HAYIR. Bu
ÖZGÜRLÜK tutkusuydu. İnsan Özgürlüğünden vazgeçermiydi.? İçimizde ki o
enerji nasıl boşalacak, nasıl dışarı vuracaktı.?
Orta okulu Beşikdüzü'de (Şimdiki
Ticaret Lisesi) okuduktan sonra, sadece Trabzon'da okuyabilmek için
Trabzon Ticaret Lisesi'ni tercih etti. O yıllarda, herkes gibi onunda
hayali Üniversite okumaktı. Ona,Ticaret Lisesinden sonra
üniversite kazanmanın nerdeyse imkansız olduğunu söyleyen kimse
çıkmamıştı. Sadece anası, "olgum, ben oralara
gidip gelemem, illa Trabzon da okumak istiyorsan gel seni TRABZON
LİSESİNE yazdıralım" demesine rağmen o yine ÖZGÜRLÜĞÜNÜ seçmiş Ticaret
lisesine kaydolmuştu. Çünkü Trabzon Lisesinde YATILI okumasını
istiyordu. Ve o Üniversite sınavı gelip çattığında anlamıştı işi ama
iş işten geçmişti. O, Memur olmak istemiyordu. Onun için tercih etmedi
EĞİTİM ensitütüsünü. Öğretmen olma değil, memur olmak sıkardı
onu.Girebileceği İktisadi ve tiçari ilimler akedemisini de siyasi
nedenlerle tercih etmedi. Birkaç küçük iş denemesi olduysada başarılı
olamadı. MURAT ustasından (ELEKTRİKÇİ MURAT TURAN) çekiç yemeleride bu
döneme rastlar. Bu yıllarda (1980) askere gitmeden evlenmesi gerekirdi
erkek çocuklarının. Tabi kızların da. O yıllarda, "bir kusuru mu varda
evlenmedi" diye bakılırdı yirmili yaşlardaki çocuklara. O
çocukta İlkokul 1 ve 2 sınıfta onu okutan, ETHEM HOCASININ (ETHEM
YENİGÜN) kızı REMZİYE ile (sondan ikinci) hayatını birleştirdi.
Ve hayatının ikinci en güzel dönemleri böylece başlamış oldu. Artık
askerliğini yapmalıydı. 12 Eylül darbesini yapan askerlerden kaçmak
için, 1981 Mart ayında yine Askerlere sığındı. 20 ay askerlikten sonra
yine çok sevdiği, havasını, suyunu, taşını, tozunu çok özlediği köyüne
döndü. Yine birkaç küçük iş denemesi oldu. Kahvehane işleterek İFLAS
eden ilk kişi olarak tarihe geçmesi o yıllara rastlar. Artık yetişkin
bir
erkekti. İçindeki o özgürlük duygusunun verdiği coşkuyla ve
ailesini geçindirme sorumluluğu ile, çoğu Anadolu delikanlısının
yaptığı gibi GURBET in yolunu tuttu. GURBET demek İstanbul demekti.
O'da İstanbul'a gitti. Memur olmama duygusu taa ortaokul yıllarında
kafasında yer ettiğinden, şansını özel sektörde denedi. Bir bilgi
işlem firmasında,
Şişhane yokuşunda Muhasebe elemanı olarak başlayan çalışma yaşamı,
çeşitli özel sektör firmalarında, orta ve üst düzey yönetici olarak
2000 yılına kadar İstanbul'da devam etti. Karadeniz insanının tipik
özelliği olan, tez canlılığı, dik başlılığı ve en son söylenmesi
gerekeni, ilk önce söylemesi çalıştığı grupta bazı etkin kişileri
rahatsız etmişti. Bu nedenden olsa gerek, 2000 yılı Mayıs ayında
çalıştığı grubun İZMİR deki şirketlerinin başına atanmasıyla (SÜRGÜN
EDİLMESİYE) hayatındaki İZMİR yılları başlamış oldu. Halen bu gurubun
EMEKLİ olmasına rağmen, İZMİR'deki şirketlerinin başında Üst düzey
yönetici olarak çalışma hayatına devam etmektedir. Ama inanın hiçbir
şey, onu, hayatının geri kalan bölümünü TÜRKELLİ'de geçirme düşüncesi
kadar mutlu etmemektedir. Onun içindir ki FİİLİ emeklilik gününü iple
çekmektedir. Ve biliyor ki o gün, BELKİ YARIN, BELKİDE YARINDANDA
YAKINDIR..
Hepinize sevgi ve saygı ile...
İrfan YENİGÜN
|